phrasal verb etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
phrasal verb etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ocak 2016 Cumartesi

İngilizce Deyimler ve İfadeler 95

to go by (1)

to be anything to go by


= to base an opinion, decision, or judgment on something
    to use as a basis for forming an opinion or judgment

= ..e bakarak bir hükme varmak
    göre hareket etmek/hüküm vermek
    ...doğrultusunda belirlemek

ingilizce bakacak olursak bakılırsa
to go by phrasal verb English

* It's wise not to go only by appearances.
  (Sadece görünüşe bakarak bir hükme varmak akıllıca bir şey/davranış değildir/olmaz.)

* If the two trailers are anything to go by it should be a masterpiece.
  (Eğer sadece -yayınlanan- iki fragmanına bakacak olursak, film bir şaheser olmalı/olması gerek/film bir şaheser gibi duruyor/gözüküyor.)

* Going by her clothes, she must be very rich.
  (Giyimine bakılırsa çok zengin biri olmalı.)

* If past experience is anything to go by, they'll be late.
  (Eğer sadece geçmiş tecrübelerimize/Daha önceki deneyimlerimize bakarsak, yine/bugün de geç kalacaklar/vaktinde gelmeyecekler diyebiliriz.)

* Going by my watch, it's nearly six o'clock.
  (Benim saatime göre/bakarsak saat hemen hemen altı denilebilir.)

* If her smile is anything to go by, I think she likes me.
  (Eğer sadece gülümsemesine bakacak olursak, sanırım/bence beni seviyor/benden hoşlanıyor/bana karşı boş değil.)

* It's never very wise to go by appearances.
  (Görünüşe/Dış görünüşe bakarak hareket etmek asla pek akıllıca bir şey değildir.)

* If the first story is anything to go by, the stories are bleak and depressing.
  (Şayet sadece ilk hikayeye/hikayesine bakıp bir şey söyleyecek olursak, hikayeleri iç karartıcı ve moral bozucu.)

* If his bad attitude is anything to go by, then he is an awful person.
  (Şayet sadece onun kötü/kaba davranışından hareket edersek/edecek olursak, o halde onun kötü/fena bir insan/kişi olduğunu söyleyebiliriz.)

* If today's teenagers are anything to go by, then heaven help the next generation.
  (Sadece bugünün gençliğine bakarsak, öyleyse Allah gelecek neslin yardımcısı olsun/öyleyse gelecek neslin işi çok zor.)

* What do you go by when you're deciding whether or not to employ someone?
  (Bir insanı işe alıp almamaya karar verirken neye göre hareket ediyorsun/nelere bakıyorsun?)

* Going by what she said yesterday, I would say she's about to resign.
  (Onun dünkü sözlerine/konuşmasına bakılırsa/bakacak olursak, bence istifa etme aşamasında.)

* If past experience is anything to go by, he'll completely ignore our suggestions and then change his mind at the last minute.
  (Şayet sadece geçmiş tecrübelerimize bakacak olursak, yine önerilerimize hiç kulak asmayacak ve ardından da son dakikada fikrini değiştirecektir.)

* If my taste in pastas are anything to go by, this has got to be one of the best pastas I've tried hands down.
  (Makarna damak tadıma/gurmeliğime bakacak olursam/bakılırsa, bu makarnanın hiç tartışmasız/açık ara bugüne dek yediğim en iyi makarnalardan biri olduğunu söyleyebilirim.)

* If the forum rules are anything to go by, I am sure your posts will be deleted.
  (Forum kurallarına bakacak olursak/hareketle, yayınlarının silineceğinden eminim.)

* If his past plays are anything to go by, this should be a play worth watching.
  (Önceki/Geçmiş maçlarına bakılırsa/bakacak olursak, bu izlenmeye değer bir maç olmalı/gibi görünüyor.)

* A: Do you think Mary likes me?
  (Sence Mary beni seviyor mu/benden hoşlanıyor mu?)
  B: Well, yesterday she asked me your name, if that's anything to go by.
  (Dün bana senin adını sormuştu, eğer bu bir anlam ifade ediyorsa/eğer bundan bir anlam çıkarmamız gerekiyorsa.)

* A: When is the next train to London?
  (Bir sonraki Londra treni kaçta geliyor/gelir?)
  B: Well, if previous trains are anything to go by, it will be half an hour late.
  (Önceki trenlere bakacak olursak/bakılırsa, yarım saat gecikecek gibi duruyor.)

* If the experience of earlier Asian economic miracles like Japan and South Korea is anything to go by, China should carry on growing at this hectic pace for another twenty or thirty years.
  (Japonya ve Güney Kore gibi Asya'da görülen daha önceki ekonomik mucizelere bakacak olursak, Çin bir yirmi ya da otuz yıl daha yoğun tempoda büyümeye devam edecekmiş gibi duruyor/devam edeceğini söyleyebiliriz.)

14 Ocak 2016 Perşembe

Çeviri Çalışmaları 15

Translating Activity English - Turkish


İngilizce-Türkçe Çeviri Çalışması



When I set off for work this morning, my car broke down, so I ended up taking the bus.
As soon as I got off, I bumped into an old schoolmate, Mark.
While we were talking, he brought up something I had already found out from some mutual friends-
that he'd come into some money and had set up his own business.
He told me that there was a lot to sort out, and offered to take me on, but I turned him down straight away.

ingilizce phrasal verb örnek cümle
English Turkish Translating İngilizce Türkçe çeviri çalışması
------------ -------------
When I set off for work this morning, my car broke down, so I ended up taking the bus. 
to set off= yolu koyulmak, yola çıkmak
* The bus set off first and we followed on behind in the car.
  (Önce otobüs yola çıktı, biz de arabayla arkadan takip ettik.)
to set off ile ilgili geniş bilgi için tıklayınız
morning= sabah, sabah vakti
car= araba
to break down= bozulmak, arızalanmak, arıza yapmak
* My car broke down and I was wondering if I could use your phone.
  (Arabam arıza yaptı da telefonunuzu kullanabilir miyim diye soracaktım.)
to break down ile ilgili geniş bilgi için tıklayınız
to end up (by) doing something= sonunda ... yapmak
* He ended up taking his father's advice.
  (Sonunda babasının tavsiyesini dinledi/tavsiyesine uydu/sözünü dinledi/dediğini yaptı.)
to end up ile ilgili geniş bilgi için tıklayınız
to take the bus= otobüse binmek, otobüsle gitmek
(Bu sabah işe gitmek için yola çıktığımda arabam arıza yaptı, ben de bunun üzerine/sonucunda otobüse bindim.)

As soon as I got off, I bumped into an old schoolmate, Mark.
as soon as= ..er ..emez, gibi, ile birlikte
* I will let you know as soon as I figure out.
  (Öğrenir öğrenmez/Öğrendiğim gibi sizi bilgilendireceğim/size haber vereceğim/veririm.)
to get off= (bir vasıtadan) inmek
* I got off the train when I learnt that it wasn't stopping at Oxford.
  (Oxford'da durmadığını/Oxford'dan geçmediğini öğrenince trenden indim.)
to get off ile ilgili geniş bilgi için tıklayınız
to bump into= tesadüfen karşılaşmak, rastlamak
* Guess who I bumped into on the way to the office.
  (Tahmin et bakalım, ofise giderken kiminle karşılaştım/kime rastladım/kimi gördüm?)
to bump into ile ilgili geniş bilgi için tıklayınız
(-otobüsten- İndiğim gibi/İner inmez eski okul arkadaşım Mark'a rastladım/Mark'la karşılaştım.)

While we were talking, he brought up something I had already found out from some mutual friends- that he'd come into some money and had set up his own business.
while= ..erken
to talk= konuşmak, sohbet etmek
to bring up= bahsetmek, bahsini/konusunu açmak, söz etmek
* I'm glad you brought this up.
  (Bu konuyu açmana sevindim/Bu konuyu açman iyi oldu.)
to bring up ile ilgili geniş bilgi için tıklayınız
already= daha önceden/evvel, zaten
to find out= öğrenmek, haberdar olmak, duymak
* I don't know, but I'll find out for you.
  (Bilmiyorum ama senin için öğrenirim.)
to find out ile ilgili geniş bilgi için tıklayınız
mutual friend= ortak arkadaş
to come into= miras kalmak, mirasa konmak
* I came into a little money and bought a house.
  (Miras olarak biraz para kaldı bana, ben de ev aldım.)
to come into ile ilgili geniş bilgi için tıklayınız
to set up= (iş vb) kurmak, (şirket, işyeri vb) açmak
* She plans to set up her own business.
  (Kendi işini/şirketini kurmayı planlıyor.)
to set up ile ilgili geniş bilgi için tıklayınız
(Konuşurken bana zaten daha önce ortak arkadaşlarımızdan öğrendiğim/duyduğum ona miras olarak para kaldığından ve o parayla kendi işini kurduğundan bahsetti.)

He told me that there was a lot to sort out, and offered to take me on, but I turned him down straight away.
to tell= söylemek, anlatmak
to sort out= çözmek, halletmek, çaresine/icabına bakmak
* It took me an hour to sort out the problem with my reservation.
  (Rezervasyonumla ilgili sorunu çözmem/halletmem bir saatimi aldı.)
to sort out ile ilgili geniş bilgi için tıklayınız
to offer= teklif etmek
* He offered her a trip to Australia but she turned it/him down.
  (Ona birlikte/beraber Avustralya'ya gitmeyi teklif etti ama o kabul etmedi/teklifi geri çevirdi.)
to take on someone= işe almak, çalıştırmak, istihdam etmek
* Our company has taken on four new employees this month.
  (Firmamız bu ay dört yeni işçi/personel aldı.)
to take on someone ile ilgili geniş bilgi için tıklayınız
to turn down= geri çevirmek, reddetmek, olumsuz cevap vermek
* Why did you turn down his offer?
  (Teklifini niçin geri çevirdin/kabul etmedin?)
to turn down ile ilgili geniş bilgi için tıklayınız
straight away= hemen, duraksamadan, tereddütsüz
(Halledilmesi gereken bir sürü şeyin/işin olduğundan bahsetti ve bana onun yanında çalışmayı teklif etti ama teklifini tereddüt etmeden/hemen/anında geri çevirdim.)

İngilizce Deyimler ve İfadeler 92

turn down someone/something

(turn someone/something down)


= to refuse to accept or agree to something, or to someone's idea
    to reject an offer or application made by someone
    to give a negative response, to say no

= geri çevirmek, reddetmek
    kabul etmemek, onaylamamak
    olumsuz cevap vermek, hayır demek

ingilizce geri çevirmek reddetmek kabul etmemek
to turn down someone something English phrasal verb

* Why did she turn down your invitation?
  (Davetini neden kabul etmedi/geri çevirdi?)

* Bill asked me out, but I turned him down. He’s just not my type.
  (Bill bana çıkma teklif etti ama ben ona olumsuz cevap verdim/onun çıkma teklifini kabul etmedim. Tipim değil/Bana uygun biri değil.)

* The board turned our request down.
  (Yönetim kurulu isteğimizi/talebimizi kabul etmedi/reddetti.)

* Why did you turn down his offer?
  (Teklifini niçin geri çevirdin/kabul etmedin?)

* She had turned down John's offer of help, too.
  (John'un da yardım teklifini kabul etmedi/etmemiş/geri çevirmiş.)
  (John'un da yardım teklifine hayır demiş.)

* Why did you turn down such a fantastic job, I don't get it.
  (Böyle fantastik/harika bir işi neden kabul etmedin, anlamıyorum/aklım almıyor.)

* We turned them down because their offer was too low.
  (Çok düşük olduğu için onların teklifini kabul etmedik/geri çevirdik.)

* Joe was turned down at four schools before he was finally accepted.
  (Nihayet bir okula girmeden önce Joe dört okuldan ret yemişti.)
  (Sonunda bir okula girmeden önce Joe'yu dört okul almamıştı/kabul etmemişti.)

* We had to turn Joan down, even though her proposal was okay.
  (Uygun olmasına rağmen John'un teklifini geri çevirmek zorunda kaldık.)

* It was hard for me to turn down his demand.
  (Onun talebine/isteğine hayır demek benim için/adıma kolay olmadı/değildi.)
  (Onun talebini/isteğini geri çevirirken/talebine olumsuz cevap verirken zorlandım.)

* Go ahead and ask her out, if you're prepared for her to turn you down.
  (Seni geri çevirmesine/Sana hayır demesine hazırsan had gidip çıkma teklif et ona.)
  (Seni geri çevirmesi/Sana hayır demesi sana koymayacaksa hadi gidip benimle çıkar mısın diye sor ona.)

* The bank turned down their request for a loan.
  (Banka, kredi başvurularını kabul etmedi/geri çevirdi.)

* It was stupid of him to turn down his offer.
  (Teklifini kabul etmemekle aptallık etti.)

* We turned down Joan, even though her credentials were good.
  (Referansları her ne kadar iyi olsa da John'u/John'un başvurusunu geri çevirdik/kabul etmedik.)

* He never asks for help and he turns you down when you offer it.
  (Asla yardım istemez, teklif ettiğinde de/etsen de kabul etmez.)

* You would not complain if you were turned down in a job application for health reasons.
  (İş başvurun sağlık nedenleriyle reddediliyorsa/kabul edilmiyorsa, şikayet edemezsin/şikayetçi olmaya hakkın yok.)

* The RAF (Royal Air Force) turned him down on medical grounds.
  (Kraliyet Hava Kuvvetleri tıbbi gerekçelerle onu/onun başvurusunu kabul etmedi.)
  (Sağlık gerekçeleriyle RAF'tan ret yedi/RAF'a kabul edilmedi.)

* How could you turn down such a fantastic job?
  (Böyle harika bir işi/işte çalışma teklifini nasıl kabul etmezsin/geri çevirirsin?)

* I don't believe it: he turned me down flat!
  (İnanmıyorum ya, açık açık/düpedüz beni reddetti/bana hayır dedi.)

* He offered her a trip to Australia but she turned it/him down.
  (Ona birlikte Avustralya'ya gitmeyi teklif etti ama o teklifi kabul etmedi.)

* He turned down the job because it involved too much travelling.
  (Çok fazla seyahat etmek gerektiği/gerekeceği için işi kabul etmedi.)

* She turned down the opportunity to work in Paris.
  (Paris'te çalışma fırsatını geri çevirdi/tepti.)

* I heard that he turned down a knighthood.
  (Şövalye nişanını kabul etmediğini/geri çevirdiğini duydum.)

* He turned down the chance to have his own exhibition.
  (Kendi sergisini açma şansını/fırsatını geri çevirdi/tepti.)

* Would you turn down the chance to meet Arda Turan?
  (Arda Turan ile tanışma fırsatını/şansını geri çevirir miydin?)

* The bank turned down my application for a loan.
  (Banka, kredi başvurumu kabul etmedi/onaylamadı.)

* He has been turned down for ten jobs so far.
  (Şu ana kadar on iş teklifini kabul etmedi/geri çevirdi.)

* I'm not going to turn down an invitation to go to New York!
  (Biri gel New York'a gidelim dese, geri çevirmem/hayır demem!)

* We would like to help him with his money problems, but he always turns down our offers of help.
  (Onun parasal/ekonomik sorunlarına/problemlerine yardımcı olmak istiyoruz ama o bizim yardım teklifimizi hep geri çeviriyor.)

* He applied for a promotion twice this year, but he was turned down both times.
  (Bu sene iki defa terfi etmek için talepte bulundu ama her iki seferde de geri çevrildi/talebi kabul edilmedi/reddedildi.)

* My credit card application was turned down by the bank because of my bad credit.
  (Kredi batağımdan/borcumdan/kötü kredi geçmişimden dolayı banka, kredi kartı başvurumu kabul etmedi/reddetti.)

* I thought I could borrow some money from Joe, but when I asked, he turned me down.
  (Joe bana biraz borç para verir sanmıştım/diye düşünmüştüm, ama istediğimde/sorduğumda bana hayır dedi/borç vermeyi kabul etmedi.)

* He was offered a job there but he turned it down as it was too far from home.
  (Orada ona iş teklif edildi/teklifi geldi ama o eve çok uzak olduğu için teklifi kabul etmedi.)

* I turned down an invitation to dinner to come and spend the evening with you.
  (Gelip geceyi seninle geçirmek için/geçireyim diye yemek davetini geri çevirdim/yemek davetine/teklifine hayır dedim.)

* If I had a nickel for everytime a woman has turned me down, I'd be a rich man!
  (Bir kadın tarafından her reddedilişimde/geri çevrilişimde beş sent/kuruş alsaydım, zengin olmuştum/köşeyi dönmüştüm.)

* When I asked him to lend me some money, he turned down my request.
  (Ondan borç para istediğimde, olumsuz cevap verdi/olmaz veremem/vermem dedi.)

* I was invited last week as well, but it was late so I regretfully turned them down.
  (Geçen hafta ben de davetliydim/beni de davet ettiler, ama çok geç vakitteydi, bu yüzden istemeye istemeye/üzülerek daveti geri çevirdim/davete olumsuz cevap verdim.)

* It's a tempting offer but I'm afraid I'm going to have to turn you down.
  (Çok çekici/cazip bir teklif ama maalesef/ne yazık ki teklifinize hayır demek zorundayım.)

* I think he's making a big mistake by turning down the job.
  (Bence işi kabul etmeyerek/etmemekle büyük bir hata yapıyor.)

* I'm afraid your request for a pay raise was turned down again.
  (Maalesef/Ne yazık ki maaşınıza zam talebiniz yine reddedildi/kabul edilmedi.)

* That's a very generous offer, but I have to turn it down.
  (Çok cömert bir teklif ama reddetmek zorundayım/kabul edemeyeceğim.)

* Robert was so busy he had to turn down an invitation to play golf.
  (Robert o kadar yoğundu ki golf oynama davetini/teklifini geri çevirmek/davetine hayır demek zorunda kaldı.)

* I can't understand why John turned down a job as good as that.
  (John bu kadar iyi bir işi nasıl kabul etmez anlayamıyorum/aklım almıyor.)

* John applied for a credit card, but he was turned down.
  (John kredi kartı için başvurdu ama başvurusu kabul edilmedi/reddedildi.)

* John asked Jeny for a date, but she turned him down.
  (John, Jeny'ye çıkma teklif etti ama Jeny kabul etmedi/olumsuz cevap verdi.)

* He applied for the job but was turned down on the spot.
  (İş için başvurdu ama daha dakkasında/anında red yedi/daha orada olumsuz cevap aldı.)

* I'm afraid of asking her to dance and being turned down.
  (Onu dansa davet edip reddedilmekten/geri çevrilmekten korkuyorum/çekiniyorum.)

* She had no choice but to turn down his proposal.
  (Onun teklifini geri çevirmekten başka çaresi yoktu.)

* I politely turned down his offer and hung up.
  (Teklifini kibarca geri çevirip telefonu kapattım.)

* To put it briefly, she turned down his proposal.
  (Uzun lafın kısası/Kısaca söylemek gerekirse, teklifini kabul etmedi/geri çevirdi.)

* He turned down my request for a day off.
  (Bir günlük izin isteğimi kabul etmedi/izin istedim hayır/olmaz dedi.)

* The offer is too good to be turned down.
  (Reddedilemeyecek/Geri çevrilemeyecek kadar iyi bir teklif.)

* The company turned him down for no apparent reason.
  (Firma görünürde/ortada hiçbir neden/sebep yokken onu reddetti/onun teklifini/başvurusunu geri çevirdi/kabul etmedi.)

* Her suggestion seems to have been turned down.
  (Teklifi/Önerisi kabul edilmedi/reddedildi gibi görünüyor.)
  (Görünüşe göre/Muhtemelen önerisi/teklifi kabul edilmedi.)

* You were wrong to turn down his help.
  (Yardımını/Yardım teklifini kabul etmemekle/reddetmekle hata ettin/yanlış/hata yaptın.)

* She turned down the subsidy that I offered.
  (Para yardımı teklifimi kabul etmedi/geri çevirdi.)

* Jeny turned down three dinner invitations last week.
  (Jeny geçen hafta üç yemek davetini geri çevirdi.)

* Jeny turned down all of her suitors.
  (Jeny tüm taliplerini geri çevirdi/kendisine evlenme teklif eden tüm erkeklere hayır dedi/olumsuz cevap verdi.)

* John's loan request was turned down.
  (John'un kredi başvurusu/talebi reddedildi.)

13 Ocak 2016 Çarşamba

İngilizce Deyimler ve İfadeler 91

to take on someone

to take someone on


= to hire or employ someone
    to give someone work or a job
    to engage an employee; to begin to employ someone

= (bir kimseyi) işe almak/başlatmak, (bir kimseye) görev/vazife vermek
    iş vermek, işe almak, adam çalıştırmak, tutmak

ingilizce işe almak istihdam etmek iş vermek çalıştırmak
to take on someone to take someone on English phrasal verb

* The factory took on fifty new employees last month.
  (Fabrika geçen ay elli yeni işçi/personel aldı.)

* I promised to take Francine's sister on if we needed another typist.
  (Bir sekretere daha ihtiyacımız olursa Francine'in kız kardeşini işe alacağıma söz verdim.)

* She was taken on as a temporary assistant at first, and now she's the office manager.
  (İlk başta işe geçici asistan olarak alınmıştı, şimdi/artık ofis müdürü oldu.)

* We need to take on more employees.
  (Daha fazla işçi/personel almamız/çalıştırmamız gerekiyor.)

* The law firm took on a new partner.
  (Hukuk firması yeni bir ortak aldı.)

* She wasn't sure if she should take a new programmer on right now.
  (Şu an yeni bir bilgisayar programcısı işe almam gerekir mi gerekmez mi diye emin değildi.)

* We need to take on two more workers in the warehouse.
  (Depoya/Ambara iki işçi/personel daha almamız gerekiyor.)

* We're taking on 50 new staff this year.
  (Bu yıl 50 yeni personel alacağız/istihdam edeceğiz.)

* We're not taking on any new staff at the moment.
  (Şu anda yeni bir personel alımımız yok.)

* Our company has taken on four new employees this month.
  (Firmamız bu ay dört yeni işçi/personel aldı.)

* The restaurant takes on extra staff in the summer.
  (Restoran/Lokanta yazın/yazları ilave işçi/personel alıyor/çalıştırıyor/istihdam ediyor.)

* We aren't taking on any more staff this year.
  (Bu sene başka personel almayacağız/istihdam etmeyeceğiz.)

* I hear they're taking on extra staff for this event.
  (Bu etkinlik/organizasyon için ilave personel aldıklarını/alacaklarını duydum.)
  (Bu etkinlik/organizasyon için ilave personel aldıkları/alacakları söyleniyor.)

* He's spoken to a publishing firm. They're going to take him on.
  (Bir yayıneviyle konuştu/görüştü. Onu işe alacaklar.)

* The big department store took on three new cashiers before Christmas time.
  (Büyük perakende satış mağazası/Alış veriş merkezi Christmas'tan önce üç yeni kasiyer işe aldı/istihdam etti.)

* We need to take on at least three more people for the Christmas period.
  (Christmas döneminde en az üç personel daha işe almamız gerekiyor.)

* We need to take on a couple of extra sales people as business is growing very fast.
  (İşler çok hızlı arttığından/Firma çok hızlı büyüdüğünden bir kaç ilave satış elemanı/personeli almamız gerekiyor.)

* We'll be taking on two new members of staff.
  (İki yeni personel alacağız/istihdam edeceğiz.)

* She was taken on as a trainee.
  (Stajer olarak işe alınmıştı.)

* I was taken on by the company after they saw I had good experience.
  (Deneyimli olduğumu görmelerinin/anlamalarının ardından/gördüklerinden şirket tarafından işe alındım/şirket beni işe aldı.)

* I can't believe they took her on, I am much more qualified for the job.
  (Onu işe aldıklarına inanamıyorum/Onu işe nasıl alırlar ya, ben iş için daha fazla donanımlıyım.)

* The shop has taken four trainees.
  (Mağaza dört stajer işe aldı.)

* He was taken on as a part time teacher.
  (Yarı zamanlı öğretmen olarak işe alındı.)

* We need to take on more staff to cope with the work.
  (İşle baş edebilmemiz/İşin üstesinden gelebilmemiz için daha fazla eleman/personel almamız lazım/gerekiyor.)

* The company has taken on three new staff members.
  (Şirket/Firma üç yeni personel/eleman/işçi aldı.)

* They want to take on ten more assistants.
  (On tane daha asistan almak istiyorlar.)

* She loves to be taken on by that company.
  (O firma tarafından işe alınmayı çok istiyor.)

* When Tim took me on as a chef, he promised to trust me more.
  (Tim beni aşçıbaşı/şef olarak işe aldığında bana daha fazla güveneceğinin sözünü vermişti.)

* Chuck was taken on by a very important company las week.
  (Chuck geçen hafta çok önemli/büyük bir firma tarafından işe alındı.)

* You will have to take on someone to do this work.
  (Bu işi yapacak birini işe alman gerekecek.)

* The company is doing so well that we'll have to take on more staff.
  (Şirket çok iyi gidiyor/iş yapıyor, bu yüzden daha fazla eleman almamız gerekecek.)

* Sophie has just been taken on with a permanent contract.
  (Sophie geçici/süreli bir kontratla işe alındı.)

* I think we could take you on as an assistant editor, but it doesn't pay very well.
  (Sanırım seni asistan editör/editör yardımcısı olarak işe alabiliriz, ama çok iyi/yüksek maaşlı bir iş değil/çok yüksek maaş veremeyiz.)

* I'm sorry, but at the moment our company isn't taking on any more staff.
  (Kusura bakmayın ama şu anda firmamız başka eleman/personel almıyor/alımı yapmıyor.)

* If that goes well, the employer will take him on as an apprentice.
  (Bir aksilik olmazda, işveren onu stajer olarak işe alacak.)

* We plan to take on an additional ten employees over the next year.
  (Önümüzdeki/Gelecek yıl içinde ilave on personel/on personel daha işe almayı planlıyoruz.)

* The department store took on more staff over the busy Christmas period.
  (Alışveriş mağazası yoğun Christmas dönemi boyunca daha fazla personel/eleman işe aldı/istihdam etti/çalıştırdı.)

* The council has had to take on twenty extra employees to handle their increased workload.
  (Yönetim artan iş yüküyle baş edebilmek için ilave 20 personel almak zorunda kaldı.)

* The company has really grown over the last few years. This year we have taken on ten new employees.
  (Şirket geçen beş yıl boyunca çok büyüdü. Bu sene on yeni personel/eleman/işçi aldık.)

12 Ocak 2016 Salı

İngilizce Deyimler ve İfadeler 90

to set up (1)


= to start something such as a business, organization, or institution
    to formally establish a new company, organization, system, way of working, etc.

= (iş vb) kurmak, oluşturmak, (şirket vb) açmak

ingilizce şirket kurmak kurul oluşturmak işyeri açmak
to set up English phrasal verb


* When I decided to set up my company, I needed a lot of money.
  (Kendi şirketimi kurmaya karar verdiğimde, çok paraya ihtiyacım vardı.)

* Rebels have set up an independent state within the country.
  (İsyancılar ülkede/ülke içinde bağımsız bir devlet kurdular.)

* They've set up a fund for victims of the earthquake.
  (Deprem kurbanları/mağdurları/Depremzedeler için bir fon kurdular/oluşturdular.)

* A committee has been set up to investigate the problem.
  (Sorunu araştırmak için bir komite kuruldu.)

* I want to set up my own business, but I know it's going to be difficult.
  (Kendi işimi kurmak istiyorum, fakat zor olacağını/kolay olmayacağını/kolay bir iş olmadığını biliyorum.)

* I hear you'll set up a new company.
  (Yeni bir şirket kuracağın söyleniyor.)

* She plans to set up her own business.
  (Kendi işini/şirketini kurmayı planlıyor/düşünüyor/tasarlıyor.)

* Our company has come a long way since it was set up.
  (Firmamız/Şirketimiz kurulduğundan beri/bu yana uzun bir yol katetti/çok ilerleme kaydetti.)

* I tried to set up my own business, but the bank wouldn't give me a loan.
  (Kendi işimi kurmaya çalıştım ama banka bana kredi vermedi.)

* I set up my business in 1995.
  (Firmamı/İşyerimi/İşimi 1995 senesinde kurdum.)

* John has set up a new business.
  (John yeni bir iş kurdu.)

* I'm trying to set up a judo club.
  (Bir judo kulübü açmaya/kurmaya çalışıyorum/uğraşıyorum.)

* You can set up a private limited company to run your business.
  (Kendi işini yapmak/yürütmek için özel bir limited şirket kurabilirsin.)

* They set up a new company in London.
  (Londra'da yeni bir şirket kurdular.)

* They have set up a helpline for bullied children.
  (Şiddete maruz kalan çocuklar için telefonda bir yardım/destek hattı kurdular.)

* The group plans to set up an import business.
  (Grup/Holding bir ithalat firması/şirketi kurmayı planlıyor.)

* The University Administration decided to set up a campus in New York.
  (Üniversite yönetimi New York'ta bir kampüs açılmasını/kurulmasını kararlaştırdı.)

* We have set up a new system for recording invoices.
  (Faturaları kaydetmek/Faturaların kaydını almak için yeni sistem kurduk.)

* After the war, she set up shop in a quiet Yorkshire town.
  (Savaştan sonra Yorkshire'ın sakin bir kasabasında dükkan açtı.)

* The church committee was set up many years ago.
  (Kilise komitesi yıllar önce kuruldu.)

* John wants me to come to Boston to help him set up a new business.
  (John benim Boston'a gelip ona yeni bir iş kurmasında yardım etmemi/yardımcı olmamı istiyor.)

* A committee has been set up to organize social events for the students.
  (Öğrenciler için/Öğrencilere yönelik sosyal etkinlikler organize etmek için bir komite kuruldu.)

* The European Union is set up with the aim of ending the frequent and bloody wars between neighbours, which culminated in the Second World War.
  (Avrupa Birliği, komşu devletler arasında İkinci Dünya Savaşı ile sonuçlanan sık ve kanlı yaşanan savaşları bitirme amacıyla kuruldu.)

10 Ocak 2016 Pazar

İngilizce Deyimler ve İfadeler 88

to bring up (1)

to bring something up


= to mention a subject or start to talk about it
    to introduce into discussion, to raise (a subject) for discussion
    to put forward (a topic) for discussion

= bahsetmek, söz etmek, sözünü/lafını etmek
    (konu vs) açmak, gündeme getirmek

***note***
 correct/doğru    > bring something up, bring up something, bring it up
 incorrect/hatalı > bring up it 


ingilizce bahsetmek konuşmak konusunu açmak gündeme getirmek
to bring up to bring something up English phrasal verb

* I hate to bring this up but you still owe me £50.
  (Bunu söylemek hoşuma gitmiyor/söylemekten hoşlanmıyorum ama 50 pound borcunu bana hala ödemedin.)
  (Bu konuyu açtığım için kusura bakma/Sıkılarak söylüyorum ama bana 50 pound borcun duruyor.)

* The opposition leader brought up the matter in the parliament.
  (Muhalefet lideri konuyu mecliste/parlamentoda gündeme getirdi/taşıdı.)

* Don't bring up her boyfriend when you talk to her. They just broke up.
  (Onunla konuştuğunda/konuşurken erkek arkadaşını/sevgilisini sorma ona/erkek arkadaşının mevzusunu açma. Daha yeni ayrıldılar.)
  (Onunla konuşurken erkek arkadaşın ne yapıyor falan filan diye sorma. Daha yeni ayrıldılar.)

* It is not a good idea to bring up politics with my family.
  (Ailem politikadan bahsedilmesinden/politika konuşulmasından/siyasi konuların açılmasından hoşlanmaz.)

* That's a great idea. You should bring it up at tomorrow's meeting.
  (Çok iyi fikir/Çok iyi düşündün. Yarınki toplantıda bundan/bu konudan söz etmelisin/bu konuyu açmalısın/bu konu hakkında konuşmalısın.)

* Let's not bring up the cost right now.
  (Hemen fiyattan bahsetmeyelim/fiyatı konuşmayalım.)

* I didn't want to bring it up.
  (Bu konuyu açmak/Bu konudan bahsetmek/söz etmek istemiyordum.)

* She's always bringing up her health problems.
  (Sürekli sağlık sorunlarını anlatıyor/sorunlarından bahsediyor.)

* I'm glad you brought this up.
  (Bu konuyu açmana sevindim/Bu konuyu açman iyi oldu.)

* Don't bring that up again!
  (Yine/tekrar açma şu/bu konuyu.)

* Did you have to bring up the subject of money?
  (Para konusunu açmak zorunda mıydın?)

* He's forever bringing up the past.
  (Daima geçmişten/geçmiş günlerden bahseder/günleri anlatır.)

* That's why I brought it up.
  (Zaten bu yüzden/o yüzden bu konudan söz ettim/bu konuyu açtım.)
  (Bu konuyu açmamın da sebebi bu zaten.)

* Who brought up that subject?
  (Bu konuyu kim açtı/gündeme getirdi?)

* I wish he hadn't brought it up with you.
  (Keşke sana hiç söylemeseydi/bahsetmeseydi/Keşke sana bu konuyu hiç açmasaydı.)

* We didn't want to talk about the subject but Tom brought it up.
  (Bu konuyu konuşmak/konudan bahsetmek istemiyorduk ama konuyu Tom açtı.)

* My mother brought up that little matter of my prison record again.
  (Annem yine o kadar da/çok da önemli/mühim olmayan sabıka kaydım konusunu açtı/sabıka kaydımdan bahsetti.)

* I hate to bring this up, but we're running short of money.
  (Bunu söylemek hoşuma gitmiyor/söylemekten hoşlanmıyorum ama paramız az kaldı/bitmek üzere.)

* I wanted to talk about something you brought up last Wednesday.
  (Geçen Çarşamba sözünü ettiğin/bahsettiğin o konuyla ilgili seninle konuşmak istiyordum/istedim/istemiştim.)

* Don't bring up politics if you want to have a quiet conversation with that guy.
  (Eğer bu adamla/onunla sakin sakin/güzel güzel konuşmak istiyorsan/sakin bir sohbet geçirmek istiyorsan siyasi konuları açma/konulara girme/politik konulardan bahsetme/uzak dur.)

* I shouldn't have brought it up.
  (Bu konuyu açmamam gerekiyordu/Bu konudan bahsetmemeliydim/bahsetmemem gerekiyordu.)

* Then they brought up the question of money.
  (Ardından da para meselesini gündeme getirdiler.)

* She tried repeatedly to bring up the subject of money.
  (Para konusunu açmak için habire/durmadan/sürekli uğraştı/Devamlı para konusunu gündeme getirmek için uğraştı.)

* I'm the one who brought the subject up.
  (Konuyu ben açtım/Konuyu açan benim.)

* I'd like to bring up an important point at tomorrow's meeting.
  (Yarınki toplantıda önemli bir konuyu konuşmak/gündeme getirmek istiyorum.)

* John brought up an interesting point during the meeting.
  (John toplantıda ilginç bir konudan bahsetti/konuyu gündeme getirdi.)

* When the student brought up a problem he was having, the teacher was happy to help her.
  (Öğrenci, yaşadığı sorundan bahsettiğinde/söz ettiğinde/sorununu anlattığında, öğretmeni ona yardımcı olmaktan mutluluk duydu.)

* We were waiting for a suitable moment to bring up the subject of his unpaid bills.
  (Onun ödenmemiş faturaları konusunu açmak/konusunda konuşmak için uygun anı bekliyorduk/gözlüyorduk/kolluyorduk.)

* The matter will be brought up at the next meeting.
  (Bir dahaki/Gelecek toplantıda konu gündeme getirilecek.)

* The matter was brought up by a member of the council.
  (Konu kurulun/konseyin bir üyesi tarafından gündeme getirildi/taşındı.)

* It was neither the time nor place to bring up the issue of religion.
  (Din konusunu açmanın/Dinden konuşmanın ne yeri ne de zamanıydı.)

* He brought up a series of issues at the meeting.
  (Toplantıda bir dizi konuyu/meseleyi gündeme getirdi/konudan bahsetti.)

* Why did you bring up Walter? I hate talking about him!
  (Neden Walter'dan bahsettin/Ne diye Walter konusunu açtın? Ondan bahsetmekten/onun hakkında konuşmaktan nefret ediyorum/hoşlanmıyorum.)

* Every time I brings up the idea, she gets quiet and won't talk.
  (Ne zaman görüşümü/düşüncemi söylesem/bir fikir ileri sürsem, susup konuşmaz/bir şey söylemez.)

* The evening was going well until someone brought up the subject of politics.
  (Biri siyasi konulara girene kadar/dek gece iyi geçiyordu/gidiyordu.)

* Jenny would start talking about something else whenever John brought up the subject of marriage.
  (John ne zaman evlilik konusunu açsa Jenny başka bir konudan bahsetmeye başlardı/hemen başka bir konuyu açardı/konuyu değiştirirdi.)

* The meeting seemed to be going well until Charles brought up the issue of holiday pay.
  (Charles izin ücretleri konusunu açana kadar toplantı iyi/sakin/tartışmasız/sorunsuz geçecek/yolunda gidecek gibi görünüyordu.)

* Here's a good rule to follow whenever possible: if you don't want to talk about something, then don't bring it up.
  (Mümkün mertebe uyulacak/riayet edilecek güzel bir kural/kaide var: Eğer bir konuda konuşmak istemiyorsan, öyleyse o konuyu açmayacaksın.)

* I don't want to bring up a difficult subject, but have you decided what you will do when your boyfriend moves to London for a year?
  (Zor/Hassas konulara girmek istemiyorum ama erkek arkadaşın bir yıllığına Londra'ya taşındığında ne yapacağına karar verdin mi?)

* A: Remember two years ago, when you got drunk and went out to the nightclub with your friends?
  (İki yıl önce sarhoş olduğun ve arkadaşlarınla gece kulübüne gittiğin zamanı unuttun mu/hatırlamıyor musun?)
  B: That was a long time ago, please stop bringing that up.
  (Uzun zaman önceydi/Üstünden çok zaman geçti, lütfen o konuyu açmayı bırak.)

* A: Can we talk about the schedule?
  (Program hakkında konuşabilir miyiz?)
  B: Yes, I'm glad you brought it up.
  (Evet, bahsettiğin/bu konuyu açtığın iyi oldu.)

* I wasn't going to talk about money, but since you've brought it up, I guess it's something we should really discuss.
  (Parayla ilgili/Para konusunda konuşmayacaktım ama madem siz konuyu açtınız, bence bu tüm açıklığıyla tartışmamız gereken bir konu.)

* I'm glad you mentioned money. That brings up the question of how much we can afford to spend.
  (Paranın lafını etmen iyi oldu/Para mevzusundan bahsetmene sevindim. Böylece ne kadar harcayabiliriz/harcama sınırımız nedir konusu/meselesi açılmış oluyor.)

* My mother hates football. Every time my father brings it up, my mother changes the subject.
  (Annem futbolu hiç sevmez. Babam ne zaman futboldan bahsetse/futbol konusunu açsa, annem konuyu değiştirir.)

* They were sorry that they brought up the topic of politics.  He didn't stop talking after that.
  (Politik konuları açtıklarına/konulara girdiklerine pişman oldular. Konu açıldıktan sonra hiç susmadı/devamlı konuştu.)

* We planned to discuss overtime pay in the meeting. Why didn't someone bring that topic up?
  (Toplantıda fazla mesai ücretleri konusunu görüşeceğimizi konuşmuştuk/planlamıştık. Niçin kimse bu konuyu açmadı/gündeme getirmedi?)

* I hate to bring this up, but you still owe me some money and I need it really badly right now.
  (Bu konuyu açmak hoşuma gitmiyor ama bana hala bir miktar borcun duruyor/var ve benim şu an o paraya çok/dehşet ihtiyacım var.)

* John brought up the subject of an office-wide raise in pay at the meeting, and his boss was very angry with him.
  (John toplantıda ofis genelinde/tüm ofisi kapsayacak şekilde bir maaş artışını/zammını gündeme getirince patronu ona baya kızdı/sinirlendi.)

7 Ocak 2016 Perşembe

İngilizce Deyimler ve İfadeler 87

to bump into (2)


= to collide with someone or something accidentally
    to crash into

= (istemeden/kazara) çarpmak, toslamak, bindirmek

ingilizce çarpmak, toslamak, bindirmek
to bump into phrasal verb English


* Excuse me. I didn't mean to bump into you.
  (Affedersin/Kusura bakma. Sana çarpmak istememiştim/istemeden/yanlışlıkla sana çarptım/niyetim/kastım sana çarpmak değildi.)

* Everything here is expensive. Be careful not to bump into anything.
  (Burada herşey pahalı. Bir şeylere çarpmaya dikkat et/Aman hiçbir şeye çarpma.)

* My younger brother is so tall that he often bumps his head into doorways.
  (Küçük erkek kardeşim çok uzun boylu biridir, bu yüzden başını sık sık kapı menfezine çarpıyor.)

* As I turned round, I bumped into a filing cabinet.
  (Dönerken evrak/klasör dolabına çarptım.)

* Tim was a clumsy boy, always bumping into the furniture.
  (Tim sakar bir çocuktu, devamlı mobilyalara çarpardı.)

* John turned suddenly and bumped into me.
  (John birden/aniden döndü ve bana çarptı.)

* Someone bumped into me on the subway, and I think they stole my wallet.
  (Metroda bana biri çarptı ve sanırım/galiba cüzdanımı çaldı.)

* He was texting on his phone while walking and he bumped into a street sign.
  (Yürürken telefonundan mesaj yazıyordu ve sokak tabelasına çarptı/tosladı.)

* The robot's guidance system has gone haywire. It keeps bumping into walls.
  (Robotun güdüm/yönlendirme sistemi/mekanizması bozulmuş/sapıtmış/kafayı yemiş. Habire/Durmadan/Sürekli duvarlara çarpıyor/tosluyor.)

* The roads were so slippery that I couldn't stop, and I bumped my car into the car in front of me.
  (Yollar çok kaygandı, ben de duramadım ve önümdeki arabaya çarptım/tosladım.)

* Eric was mad at Stella for bumping into his newly purchased truck the other night.
  (Önceki/Geçen gece yeni aldığı kamyonetine çarptığı için Eric, Stella'ya çok kızdı/sinirlendi.)

* The waiters bumped into each other and dropped their trays.
  (Garsonlar birbiriyle çarpıştı ve tepsilerini düşürdüler/tepsileri yere düştü/devrildi.)

* While backing up, I bumped into another car and set off its alarm.
  (Geri geri gelirken başka bir arabaya çarpınca/toslayınca alarmı çaldı/devreye girdi/alarmını tetiklemiş oldum.)

* When Randy first started to learn how to ride a bicycle, a cat crossed the street and he ended up bumping into the trash can.
  (Randy bisiklete binmeyi ilk defa öğrendiği zaman, bir kedi yola atlayınca o da gidip çöp tenekesine çarptı/çarpmıştı.)

* In my hurry I bumped into someone.
  (Acele ederken/Acelem vardı, birine çarptım.)

* John bumped into Jeny and almost knocked her into the pool.
  (John, Jeny'ye çarptı ve az kalsın onu havuza düşürüyordu.)

* It was crowded, someone bumped into him, he dropped his camera.
  (Kalabalık bir yerdi/yermiş, biri ona çarpmış, o da kamerasını düşürmüş.)

* John bumped into Jeny and spilled his drink on her.
  (John, Jeny'ye çarpıp içeceğini onun üzerine/üstüne döktü.)

* It's easy to bump into furniture in the dark.
  (Karanlıkta/ışıklar kapalıyken mobilyalara çarpması kolaydır.)
  (İnsan karanlıkta mobilyalara kolayca çarpıyor.)

* Tom accidentally bumped into Mary and apologized.
  (Tom kazara/istemeden Mary'ye çarptı ve özür diledi.)

* The child on the bicycle nearly bumped into me.
  (Bisikletli çocuk az kalsın bana çarpıyordu.)
  (Bisikletli çocuğun bana çarpmasına ramak kalmıştı.)

* Tom bumped into a Mary on his way to school.
  (Tom okula giderken Mary diye/adında birine çarptı.)

* I wasn't looking where I was going and bumped into a garbage can.
  (Nereye gittiğime/Önüme bakmıyordum, ki çöp tenekesine çarptım.)

* I have a huge bruise where I bumped into the corner of the table.
  (Masanın köşesine/kenarına çarptığım yerde kocaman bir morluk/çürük var.)

* He bumped into me and I fell.
  (Bana çarptı ve yere düştüm/beni yere düşürdü.)

* I bumped into the car in front of me on the way to work.
  (İşe giderken önümdeki arabaya/araca çarptım/tosladım.)

İngilizce Deyimler ve İfadeler 86

to bump into (1)


= to meet/encounter someone unexpectedly/accidentally
    to meet by chance, to come across, to run into, to run across

= (bir kimseyle tesadüfen) karşılaşmak
    (bir kimseye tesadüfen) rastlamak, rast gelmek
    (Bir kimseyi tesadüfen) görmek

ingilizce karşılaşmak rastlamak
to bump into phrasal verb English


* Guess who I bumped into on the way to the office.
  (Tahmin et bakalım, ofise giderken kiminle karşılaştım/kime rastladım/kimi gördüm?)

* We bumped into Amy when we were in town last week.
  (Geçen hafta şehir merkezindeyken/şehir merkezine gittiğimizde Amy'ye rastladık/Amy'yle karşılaştık/Amy'yi gördük.)

* Do you know who I bumped into the other day?
  (Geçen gün kime rastladım/kiminle karşılaştım/kimi gördüm biliyor musun?)

* I wish I'd bumped into you before.
  (Keşke daha önce karşılaşsaydık/karşılaşmış olsaydık.)
  (Keşke daha önce rastlasaymışım sana!)
  (Sen daha önce niye karşıma çıkmadın ya!)

* You look familiar. Maybe I've bumped into you before.
  (Bana tanıdık geliyorsunuz/Yüzünüz bana hiç yabancı gelmiyor. Daha önce karşılaşmış olabiliriz/karşılaştık galiba/sanırım.)

* It was nice bumping into you.
  (Seninle karşılaşmak/Seni görmek/Sana rastlamak güzeldi.)

* Last week, Jill bumped into an old college friend she hadn't seen in years.
  (Geçen hafta Jill senelerdir görmediği üniversiteden eski bir arkadaşıyla karşılaştı/arkadaşına rastladı.)

* I'm glad we bumped into each other.
  (Karşılaşmamız iyi oldu ya/Seni gördüğüme sevindim.)

* I bumbed into John today. I was surprised to see him in London.
  (Bugün John'la karşılaştım. Londra'da onu görmeyi beklemiyordum/görmek beni şaşırttı/bana sürpriz oldu.)

* I keep bumping into you.
  (Sizinle sürekli karşılaşıyorum/Sizi sürekli görüyorum.)

* I bump into John from time to time.
  (Zaman zaman John'a rastlıyorum/John'u görüyorum/John'la karşılaşıyorum.)

* What a surprise to bump into you here!
  (Seninle burada karşılaşmak ne büyük sürpriz!)
  (Seni burada göreceğimi/seninle burada karşılacağımı hiç ummazdım.)

* I bumped into her when I dropped off that package.
  (Paketi bırakmaya/teslim etmeye gittiğimde onunla karşılaştım/karşılaşmıştım/onu gördüm/görmüştüm.)

* I wonder why I keep bumping into you these days. Do you live around the neighborhood?
  (Sana bugünlerde/bu aralar niye böyle sürekli rastlıyorum? Bu civarda mı yaşıyorsun/oturuyorsun?)

* I bumped into an old friend from high school today and we talked for hours.
  (Bugün liseden eski bir arkadaşımla karşılaştım/arkadaşıma rastladım, saatlerce/uzun uzun konuştuk/sohbet ettik.)

* It's funny we never bumped into each other in Bodrum.
  (Bodrum'da hiç karşılaşmamamız/karşılaşmamış olmamız/birbirimizi görmememiz/görmemiş olmamız tuhaf/garip doğrusu.)

* Recently, I bumped into an old acquaintance at the grocery store.
  (Geçenlerde/Geçen gün bakkalda eski bir tanıdığa/ahbabıma rastladım.)

* Did you know Kerry was back from her holiday? I just bumped into her in the street.
  (Kerry'nin tatilden döndüğünden haberin var mıydı/döndüğünü biliyor muydun? Az önce/Demin caddede/sokakta onunla karşılaştım/ona rstladım/onu gördüm.)

* When I bumped into John yesterday, he looked pretty worn out.
  (Dün John'a rastladığımda epey yorgun/bitkin/halsiz görünüyordu/baya yorgun bir hali vardı.)

* It's always best to look good wherever you go. After all, you'll never know who you'll bump into.
  (Nereye gidersen git en iyisi/güzeli her zaman şık olmaktır. Sonuçta/En nihayetinde kimle karşılaşacağını/kime rastlayacağını asla bilemezsin.)

* I have so many friends in this town that whenever I go out I bump into someone I know.
  (Bu şehirde bir sürü arkadaşım var, bu yüzden ne zaman dışarı çıksam/her dışarı çıkışımda tanıdığım birine rastlarım/biriyle karşılaşırım.)

* At the gym on Saturday morning I bumped into someone that I've not seen for 7 months. It was such a lovely surprise to see them and catch up on their news.
  (Cumartesi sabahı spor salanunda 7 aydır görmediğim kimselerle karşılaştım. Onları görmek bana çok güzel bir sürpriz oldu ve onlardan havadisleri öğrendim/neler yaptıklarını konuştuk.)

6 Ocak 2016 Çarşamba

Gramer Notları 4

GET OFF vs GET OUT OF

(Get off - Get out of Karşılaştırması)

ingilizce arabadan inmek otobüsten inmek arabaya binmek otobüse binmek
to get off to get out of English phrasal verb

* The difference between "get off" and "get out of" is a little bit more delicate.
  ("to get off" ile "to get out of" fiillerinin kullanımı arasında çok ince bir fark vardır.)
  We get off public transport, but we get out of a (personal) car, and never the other way round.
  ("to get off" fiili toplu taşıma araçlarından inerken kullanılır, "to get out of" fiili ise şahsi/bireysel arabalardan inmek için kullanılır. Birbirlerinin yerlerine/Tam tersi bir kullanım asla söz konusu değildir.)

- Get off the bus at the next stop.
- Get out of the bus at the next stop. (wrong/hatalı)
  (Sonraki/Gelecek durakta otobüsten in.)
- Get out of the car after you arrive.
- Get off the car after you arrive. (wrong/hatalı)
  (Oraya varınca/gidince/ulaşınca arabadan in.)

* You can get off a train, a bike or a horse, after you've got on.
  (Binerken "to get on" fiilini kullandığımız tren, bisiklet veya at gibi araçlardan/bineklerden inerken "to get off" fiili kullanılır.)

* You can get out of the car, after you've got in.
  (Binerken "to get in" fiilini kullandığımız araba gibi araçlardan inerken "to get out of" fiili kullanılır.)

to get on >>> to get off
(the tube, trains, busses, planes, larger boats, bikes, motorbikes, scooters, horses, camels, etc)
(metro-tramvay, tren, otobüs, uçak, gemi ve tekne gibi büyük botlar, bisiklet, motosiklet, mobilet, at, deve vb.)

to get on = to enter a large, enclosed vehicle; to mount (get on top of) a horse, bicycle, etc = binmek
to get off= to leave a large, enclosed vehicle = inmek (cümle örnekleriyle geniş bilgi için tıklayınız)
(Oturmadan da kullanılabilecek yani ayakta durulabilecek ve içinde yürüme imkanı olan tren, otobüs, gemi ve uçak gibi büyük toplu taşıma araçlarına binerken "to get on" fiili, inerken de "to get off" fiiili kullanılır.)
(Ayakta durarak kullanılamayan, mutlaka oturulması gereken ve içinde yürüme imkanı olmayan at, bisiklet gibi binekler ile kano, sandal gibi küçük botlara binerken "to get on" fiili, inerken de "to get off" fiili kullanılır.)

- The horse was too tall, so I couldn't get on.
  (Atın boyu çok uzundu, bu yüzden binemedim.)
- He got off his bike and walked across the road.
  (Bisikletinden indi ve yolun karşısına yürüdü/yürüyerek yolun karşısına geçti.)
- I hope you haven't been waiting long. When did you get off the plane?
  (Umarım/İnşallah çok beklememişsindir/bekletmemişimdir seni. Uçaktan ne zaman indin?)
- You just missed Bill and Frances. They got on the plane about 10 minutes ago.
  (Bill ile Frances'i kıl payı kaçırdın. Yaklaşık 10 dakika önce uçağa bindiler.)
- He got on his horse and rode quickly away.
  (Atına bindi/atladı ve hızlıca oradan uzaklaştı.)
- I got off the train when I learnt that it wasn't stopping at Oxford.
  (Oxford'da durmadığını/Oxford'dan geçmediğini öğrenince trenden indim.)
- I had to change at Reading and getting on the right train was a nightmare - there were so many platforms.
  (Reading durağında aktarma yapıp asıl trenime/doğru trene binmem gerektiğinde tam bir kabus yaşadım; bir sürü peron/platform vardı.)


to get in(to) >>> to get out of
(cars, taxis, trucks and small boats such as canoes or rowing boats)
(Araba, taksi, kamyon, kano ve sandal gibi küçük botlar)

to get in      = to enter a small, enclosed vehicle = binmek
to get out of= to leave a small enclosed vehicle = inmek
(Oturmadan kullanılamayan, içinde ayakta durulamayan araba, taksi gibi küçük araçlar ile kano, sandal gibi küçük botlara binerken "to get in" fiili, inerken de "to get out of" fiili kullanılır.)

- Don't ever get in a stranger's car.
  (Tanımadığınız/Yabancı bir insanın arabasına asla binmeyin.)
- You mustn't get out of the car while it's moving.
  (Hareket halindeki/Henüz durmamış bir arabadan inilmez.)
- I wouldn't get into his car, if I were you. He's a terrible driver.
  (Yerinde olsam onun arabasına binmezdim. Berbat bir şoför/Şoförlüğü berbat/Çok kötü araba kullanıyor.)
- I didn't feel safe in the canoe and wanted to get out as soon as possible.
  (Kanoda kendimi güvende hissetmedim ve bir an önce inmek istedim.)
- No, Jenny isn't here. She got in her car and left.
  (Hayır, Jenny burada değil. Arabasına binip gitti.)
- Because he was lost, he got out of his car and looked around for something that looked familiar.
  (Kaybolduğu/Nerede olduğunu bilmediği/çıkaramadı için arabasından indi ve tanıdık bir şey görebilmek için etrafına bakındı.)


* The verb "exit" can be used with any conceivable vehicle or building, but it sounds very formal. Consider the following two situations:
  ("to exit" fiili her türlü muhtemel araç veya binayı terk etmek -inmek/çıkmak- için kullanılabilir ama çok resmi bir kullanımdır. Aşağıdaki iki örneği inceleyiniz.)

- Terminal station. Please exit the train.
  (a formal announcement used in the Prague metro)
  (Son durak. Lütfen treni terk ediniz/trenden ininiz.)(Prag metrosunda duyabileceğiniz resmi bir anons)
- I must exit the bus at the next stop.
  (too formal for a normal conversation)
  (Gelecek/Sonraki durakta otobüsten inmem gerekiyor.) (normal bir diyalog/konuşma için çok resmi bir ifade)

* In normal speech, the preferred expression for a bus, train, plane, and other public transport vehicles would be to "get off".
  (Günlük/Normal konuşmada otobüs, tren, uçak ve diğer toplu taşıma araçları için "inmek" fiili olarak "to get off" kullanılır.)
  Although you can say that you "take a bus" when you "get on the bus" (not "in"), you can't say that you "take off the bus" when you "get off":
  (Her ne kadar "otobüse binmek" ifadesi için "get on the bus" - "get in the bus" değil- fiili yerine "take a bus" fiili kullanılabilse de, "otobüsten inmek" eylemi için "to get off" fiili yerine "take off the bus" fiili kullanılamaz.)

- I must get off (the bus) at the next stop.
  I must take off (the bus) at the next stop. (wrong/hatalı)
  (Sonraki durakta otobüsten inmem gerekiyor/inmeliyim.)

5 Ocak 2016 Salı

İngilizce Deyimler ve İfadeler 85

to get off (1)


= to leave a large, enclosed vehicle (bus/plane/train/ship)
    to dismount from bike/horse etc
    to disembark from mass transportation, such as a bus or train

= (otobüs/tren vb toplu taşıttan.)..den inmek
  (at/bisiklet vb.)..den inmek

ingilizce otobüsten inmek attan inmek bisikletten inmek
to get off English phrasal verb

* We'll be waiting for you when you get off the train.
  (Trenden indiğinde/indiğin zaman seni bekliyor olacağız/seni karşılayacağız.)

* The hill was so steep we had to get off and push our bikes.
  (Tepe/Yokuş/Bayır çok dikti/sarptı, inip bisikletlerimizi yürütmek/elimizde taşımak zorunda kaldık.)

* The bus stopped, but nobody got off.
  (Otobüs durdu ama kimse inmedi/inen olmadı.)

* Her fans will be waiting for her when she gets off the plane.
  (Uçaktan indiğinde/indiği zaman hayranları onu bekliyor olacak/karşılayacaklar.)

* He had got off his horse and come into the woods.
  (Atından inip ormana/ormanlık alana girdi.)

* Make sure you take your belongings when you get off.
  (İnerken eşyalarınızı almayı unutmayınız/alıp almadığınızı kontrol ediniz.)

* Take the subway and get off at Union Station.
  (Metroya binip Union İstasyonu'nda in.)

* People were getting off the plane soon after it landed.
  (İnsanlar uçak indikten/iniş yaptıktan hemen sonra uçaktan iniyorlardı/çıkıyorlardı/uçağı boşaltıyorlardı/terk ediyorlardı.)

* Get off that motorcycle if you don't have a helmet! It's dangerous to ride without one.
  (Kaskın yoksa in o motosikletten/binme o motosiklete! Kasksız sürmek/binmek tehlikelidir.)

* The wind got so strong that I could no longer bicycle against it; I got off and walked.
  (Rüzgar öyle güçlü/sert esiyordu ki bisiklete binmeye/bisikleti sürmeye devam edemedim, inip -bisikletle birlikte/bisikleti elime alarak- yürüdüm.)

* May I get off here, please?
  (Burada ineyim lütfen/inebilir miyim lütfen/Beni burada indirebilir misiniz lütfen?)

* I tripped as I got off the bus.
  (Otobüsten inerken tökezledim/ayağım takıldı/sendeledim/az kalsın yere kapaklanıyordum.)

* We got off the train as soon as it stopped.
  (Durur durmaz/Durduğu gibi trenden indik.)

* You'll have to get off the bus at the railway station and then get the train.
  (Tren istasyonunda otobüsten inip sonra da trene binmen gerekiyor.)

* I stumbled as I was getting off the bus.
  (Otobüsten inerken tökezledim/ayağım takıldı.)

* I'm afraid you got off at the wrong place.
  (Üzgünüm ama/Korkarım ki/Maalesef yanlış yerde inmişsiniz.)

* Take the 23 bus and get off at the last stop. I live very near there.
  (23 nolu otobüse bin ve son durakta in. Oraya çok yakın oturuyorum/Evim oraya çok yakın.)

* To go to the National Gallery, take the underground and get off at Trafalgar Square.
  (Ulusal Müze'ye gitmek için metroya binip Trafalgar Meydanı'nda inin.)

* He began to feel unwell and breathless, so he got off his bike, removed his helmet and sat down.
  (Kendini kötü hissetmeye ve nefes alamamaya başlamış, bunun üzerine bisikletinden inmiş, kaskını çıkarıp yere oturmuş.)

* Give me a call when you get off the bus.
  (Otobüsten inince/indiğinde ara beni.)

* They got off the bus and walked away.
  (Otobüsten inip uzaklaştılar/basıp gittiler.)

* He got off his bike and walked across the road.
  (Bisikletinden indi ve bisikleti eline alıp yolun karşısına geçti.)

* Jenny got off the bus and ran towards him.
  (Jenny otobüsten inip ona doğru koştu.)

* Is it OK to get off your bike and walk up a hill?
  (Yokuşta bisikletten inip yürümek/bisikleti elinde taşımak normal/olağan bir şey midir/kabul edilebilir bir şey midir?)
   (Yokuşta bisikletten inip yürümek/bisikleti elinde taşımak, yapılmaması/olmaması gereken bir şey midir?)

* When we reach the next stop, we'll get off.
  (Sonraki durağa geldiğimizde/vardığımızda ineceğiz/iniyoruz.)

* Helen got off at the next stop.
  (Helen sonraki/öbür durakta indi.)

* You have to get off at the next station for the museum.
  (Müzeye gitmek için/gidecekseniz sonraki durakta inmeniz gerekiyor.)

* I got off at the wrong station.
  (Yanlış durakta indim/inmişim.)

* She got off at the terminus.
  (Terminalde/Garda/Son durakta indi.)

* As I reached the station, I got off the bus.
  (İstasyona vardığımda/varınca, otobüsten indim.)

* At the next station, nearly everyone got off the train.
  (Sonraki istasyonda hemen hemen herkes/tüm yolcular trenden indi.)
  (Sonraki/Öbür istasyonda neredeyse tren boşaldı/trende hiç yolcu kalmadı.)

* I noticed her the moment she got off the bus.
  (Otobüsten indiği an/gibi/iner inmez onu fark ettim/tanıdım.)

* It began to snow heavily as I got off the train.
  (Trenden indiğimde/inince yoğun kar yağışı başladı.)

* Charles got off the horse, then walked him to the barn.
  (Charles attan/atından indi ve -atla birlikte/atın yanında ahıra yürüdü-atı ahıra götürdü/soktu.)

* I got off the bus at the end of the line.
  (Hattın sonunda/Son durakta otobüsten indim.)

* When I got off the train, I saw a friend of mine.
  (Trenden indiğimde/inince bir arkadaşımı gördüm/arkadaşımla karşılaştım.)

* I got off at the wrong stop and had to wait for another bus.
  (Yanlış durakta inmişim, diğer/öbür otobüsü beklemek zorunda kaldım.)

* The driver told us to be careful when we got off the bus.
  (Şoför otobüsten inerken dikkatli olmamızı/dikkat etmemizi/otobüsten dikkatli inmemizi söyledi.)

* It was hard for him to get off the boat, because he was feeling a little sick when they reached the dock!
  (Kendini biraz kötü/rahatsız hissettiği için limana/iskeleye/rıhtıma vardıklarında/yanaştıklarında gemiden/tekneden inmek onun için kolay olmadı/inerken zorlandı.)

* The train pulled in and we rushed to meet Mary as she got off.
  (Tren istasyona vardı/girdi/istasyonda durdu, biz de trenden indiğinde/inerken Mary'yi karşılamak için acele ettik/koşturduk.)

* John got off the bus and waited for Mary to come and pick him up.
  (John otobüsten indi ve kendisini gelip alması için Mary'yi bekledi/ve Mary'nin gelip kendisini almasını bekledi.)

* It was not until I got off the bus that I realized I had left my umbrella.
  (Otobüsten inene kadar şemsiyemi unuttuğumu fark etmedim/unuttuğumun farkına varmadım.)
  (Şemsiyemi unuttuğumu ancak otobüsten indikten sonra anladım/fark ettim.)

2 Ocak 2016 Cumartesi

İngilizce Deyimler ve İfadeler 83

to break down (1)


= to stop working/functioning because of breakage or wear
    if a machine or vehicle breaks down, it stops working
    to fail to function

= bozulmak, arızalanmak, arıza yapmak
    (araba) yolda kalmak

ingilizce bozulmak arızalanmak
to break down English phrasal verb

* My car broke down, so I'm kind of stuck here.
  (Arabam arızalandı, yani burada mahsur kaldım/tıkılıp kaldım denilebilir/yani anlayacağın bir nevi burada mahsur kaldım/takılı kaldım.)

* Could you let me use your printer? Mine has just broken down.
  (Yazıcınızı kullanabilir miyim? Benimki az önce bozuldu da/arızalandı da.)

* The school bus broke down and had to be towed to the nearest garage.
  (Okul servisi arızalandı ve çekiciyle en yakın tamirhaneye götürüldü.)

* This machine sometimes breaks down.
  (Bu makine bazen/ara sıra arızalanır/bozulur.)

* The engine broke down just outside the station.
  (Lokomotif/Tren garın hemen dışında bozuldu/arızalandı.)

* My car broke down and I was wondering if I could use your phone.
  (Arabam arıza yaptı da telefonunuzu kullanabilir miyim diye soracaktım.)

* Oh no - has your washing machine broken down again?
  (Oh hayır/Ay inanmıyorum, çamaşır makinen yine mi bozuldu?)

* Our car broke down halfway across the bridge.
  (Arabamız köprünün ortasında bozuldu.)

* The bus we travelled in broke down on the way to town.
  (Seyahat ettiğimiz/Bindiğimiz otobüs kasabaya giderken arızalandı.)

* If the car breaks down, we'll walk.
  (Araba arızalanırsa, yürürüz.)

* We broke down on the freeway.
  (Otobanda/Çevre yolunda arabamız bozuldu/arızalandı.)

* My car's broken down, so I came by taxi.
  (Arabam bozuldu/arızalandı, bu yüzden ben de taksiyle geldim/taksiye binip geldim.)

* The washing machine broke down - again - over Christmas.
  (Çamaşır makinesi yine bozuldu, hem de/tam da Christmas/Noel zamanı.)

* This old car breaks down all the time.
  (Bu eski/külüstür araba sürekli/durmadan arızalanıyor.)

* We only got as far as the end of the road, then the car broke down.
  (Daha sadece yolun sonuna kadar gitmiştik ki, sonra araba bozuldu.)

* The office printer drives me crazy. It seems to break down whenever I am in a hurry.
  (İşyerindeki yazıcı beni deli ediyor. Ne zaman acil bir işim olsa arızalanacakmış gibi yapıyor/oluyor.)

* I need to buy a new washing machine. I'm afraid mine is going to break down soon.
  (Yeni bir çamaşır makinesi almam lazım. Maalesef/Ne yazık ki benimki/benim makine yakında bozulacak/arızalanacak.)

* Our dishwasher broke down just a month after the guarantee had expired.
  (Garanti süresinin dolmasının üzerinden daha bir ay geçtikten sonra bulaşık makinemiz bozuldu/arızalandı.)

* Can you please come and pick me up from work? My car has broken down.
  (Lütfen gelip beni işten alabilir misin? Arabam bozuldu da/arızalandı da.)

* Tommy's family is saving for a new air conditioner because theirs always breaks down.
  (Tommy'nin ailesi, klimaları devamlı bozuluyor/arızalanıyor diye yeni bir tane almak için para biriktiriyorlar.)

* The car broke down, so they had to walk.
  (Araba arıza yapmış, bu yüzden de yürümek zorunda kaldılar/kalmışlar.)

* Their car broke down two miles out of town.
  (Kasabanın iki mil dışında arabaları bozuldu/arızalandı.)

* A: Why are you late?
  (Neden/Niye geciktin/geç kaldın?)
  B: I'm sorry Boss. My car broke down on the way to work. I had to get it fixed.
  (Kusura bakma patron. Arabam işe gelirken yolda bozuldu. Tamir ettirmek zorunda kaldım/Tamir ettirmem gerekti.)

* Our car broke down and we had to push it off the road.
  (Arabamız arızalandı ve onu yolun kenarına/kıyısına itmek zorunda kaldık.)

* If the central heating breaks down again, I will refuse to pay the repair bill.
  (Merkezi ısıtma sistemi/kalorifer bir daha bozulursa/arızalanırsa, tamir parasını ödemeyi kabul etmem/etmeyeceğim.)

* My knowledge of Spanish came in handy when the car broke down near Madrid.
  (Arabam Madrid yakınlarında bozulduğunda İspanyolcayı bilmem işe yaradı.)

* My mother couldn't cook Thanksgiving dinner because our oven broke down. We had to order pizza instead.
  (Annem fırınımız bozulduğu/arızalandığı için Şükran Günü yemeğini yapamadı/pişiremedi. Onun yerine pizza sipariş etmek/dışarıdan pizza söylemek zorunda kaldık.)

* I'm worried that his car has broken down, or worse still, that he's had an accident.
  (Arabasının arıza yaptığından endişeliyim, ya da daha kötüsü kaza yaptığından.)

* I'm late because my bus has broken down in the middle of nowhere.
  (Otobüsüm dağ başında/Allah'ın dağında/kuş uçmaz kervan göçmez bir yerde arızalandığı için geç kaldım.)

* Seven people died of thirst after their truck broke down on an isolated desert road.
  (Yedi kişi ıssız bir çöl yolunda kamyonlarının arızalanmasının ardından susuzluktan öldü/hayatını kaybetti.)

* The car broke down on the way to the airport and the couple just caught the plane by the skin of their teeth.
  (Araba havalimanına giderken yolda bozuldu ve çift uçağa güç bela/zar zor yetişti.)

* Candice: Ron, why don't you service your car?
   (Ron, arabanı niye servise/tamire götürmüyorsun?/Ron, arabanı servise/tamire götürsene!)
   Ron    : I will do it in the evening.
   (Akşam götüreceğim.)
   Candice: It might break down any moment now.
   (Her an bozulabilir/arızalanabilir/yolda kalabilir.)
   Ron    : Yeah, I know. My dad finally broke down and gave me some money to get it fixed.
   (Evet, biliyorum/haklısın/doğrusun. Babam sonunda inadını kırdı/Babamı sonunda ikna edebildim ve bana arabayı yaptırmam için biraz para verdi.)
   Candice: Good for you!
   (Ne güzel işte/Aferin sana.)

30 Aralık 2015 Çarşamba

Çeviri Çalışmaları 14

Harry: Tom, have you met your new neighbour yet?
Tom  : As a matter of fact, yes I have. He came round the other day asking if he could borrow some sugar.
Harry: Really? What's he like?
Tom  : Well, he comes across as being a little eccentric, but is in fact quite pleasant.
Harry: I heard he came into a fortune.
Tom  : Yes, that's right. His mother came down with pneumonia shortly after coming back from a holiday in India. Unfortunately, she died. She was 84! He was an only son.
Harry: I heard he has come up with the idea of renovating the ruined castle. That is wonderful!

come phrasal verbs
English Turkish Translating İngilizce Türkçe çeviri çalışması

------------------- ----------------
Harry: Tom, have you met your new neighbour yet?
to meet= tanışmak, karşılaşmak
* Have we met? You look familiar.
  (Tanışmış mıydık/Daha önce karşılaşmış mıydık? Tanıdık geliyorsun/Yabancı gelmiyorsun.)
neighbour= komşu
yet= henüz, daha
* Did you talk to your mom yet?
  (Annenle daha konuşmadın mı?)
(Tom, yeni komşunla daha tanışmadın mı?)

Tom  : As a matter of fact, yes I have. He came round the other day asking if he could borrow some sugar.
as a matter of fact= doğrusu, doğrusunu istersen, aslına bakarsan/bakılırsa
to come round/around= uğramak, ziyaret etmek, ziyarete gelmek
* He comes round once a week.
  (Haftada bir uğrar/ziyarete gelir.)
to come round/around phrasal verb hakkında ayrıntılı bilgi için tıklayınız
the other day= geçen gün, geçenlerde
to ask if= ..ıp ..mayacağını/.. mı diye sormak
* A: How much is this?
  (Bunun/Bu elbisenin fiyatı ne/ne kadar/bu kaç para?)
  B: I don't think this will fit you.
  (Onun/O elbisenin size olacağını/uyacağını sanmam.)
  A: Well, I didn't ask if it would fit, I asked how much it was.
  (-bana- olup olmayacağını/olur mu diye sormadım, fiyatını sordum/kaç para diye sordum.)
to borrow= ödünç almak
* I had to borrow a pen from the invigilator to do the exam.
  (Sınav sorularını yapabilmek için gözetmenden ödünç/kullanıp geri vermek üzere bir kalem almak zorunda kaldım.)
(Aslına bakılırsa evet tanıştım/tanıştık. Geçen gün biraz şeker alabilir miyim diye sormak için evime/bana uğradı/geldi.)

Harry: Really? What's he like?
to be like someone= birine benzemek
* She's not at all like her sister.
  (Kız kardeşine hiç benzemiyor/Kız kardeşinden bambaşka biri/Kızkardeşiyle alakası yok.)
(Öyle mi/Hadi ya? Nasıl birisi/Nasıl birine benziyor?)

Tom  : Well, he comes across as being a little eccentric, but is in fact quite pleasant.
to come across= izlenimi yaratmak/bırakmak, gibi gelmek/görünmek
* She comes across as a very cold person.
  (Çok soğuk biri gibi duruyor/gözüküyor/biriymiş izlenimi uyandırıyor.)
to come across phrasal verb hakkında ayrıntılı bilgi için tıklayınız
eccentric= garip/tuhaf bir kişi, aykırı, antika, kaçık
in fact= aslında, doğrusu, oysa
quite= oldukça
pleasant= hoş, sevimli, cana yakın
(Biraz tuhaf/garip biriymiş gibi duruyor ama aslında oldukça cana yakın/sevimli biri.)

Harry: I heard he came into a fortune.
to hear= duymak, işitmek, haber almak, öğrenmek
* I'll let you know if I hear anything.
  (Bir şey duyarsam/öğrenirsem sana haber veririm/bildiririm.)
to come into= mirasa konmak, miras olarak almak
* She came into a bit of money when her grandfather died.
  (Dedesi ölünce/öldüğünde ona bir miktar para miras kaldı.)
to come into phrasal verb hakkında ayrıntılı bilgi için tıklayınız
to come into a fortune= miras kalmak, mirasa konmak
(Ona miras kalmış/Mirasa konmuş diye duydum.)

Tom  : Yes, that's right. His mother came down with pneumonia shortly after coming back from a holiday in India. Unfortunately, she died. She was 84! He was an only son.
that's right= doğru, aynen öyle
mother= anne
to come down with= hastalanmak, hastalığa/hastalığına yakalanmak/tutulmak, hastalığı nedeniyle yatağa düşmek
* I think I'm coming down with a cold.
  (Galiba nezle oluyorum/nezleye yakalanıyorum.)
to come down with phrasal verb hakkında ayrıntılı bilgi için tıklayınız
pneumonia= zatürre
shortly after= ..den kısa bir süre sonra, hemen sonra/ardından/akabinde
* He left shortly after you did.
  (Senden hemen sonra/Senin hemen ardından o da çıktı/ayrıldı.)
to come back from= ..den geri gelmek, dönmek
holiday= tatil
unfortunately= maalesef, ne yazık ki
to die= ölmek
* She came into a bit of money when her grandfather died.
  (Dedesi ölünce/öldüğünde ona bir miktar para miras olarak kaldı.)
only= tek
son= erkek çocuk/evlat
(Evet, doğru. Annesi Hindistan tatilinden döndükten kısa bir süre sonra zatürreye yakalanmış. Maalesef ölmüş. 84 yaşındaymış. Tek çocuğuymuş o da.)

Harry: I heard he has come up with the idea of renovating the ruined castle. That is wonderful!
to come up with= (fikir vb) bulmak, üretmek, ortaya atmak, öne sürmek, önermek
* You won't come up with good ideas until you think outside the box.
  (Farklı açılardan bakmadıkça/Alışılmışın dışına çıkmadıkça iyi fikirler bulamazsınız.)
renovating= yenileme, restorasyon, onarım
ruined= harabe, yıkık, viran
castle= kale
wonderful= harika, çok güzel
(Harabe kalenin onarılmasını/yenilenmesini önermiş/onarımı fikrini/düşüncesini ortaya atmış diye duydum. Bu harika bir şey.)