12 Kasım 2015 Perşembe

İngilizce Deyimler ve İfadeler 42

to be over someone


= no longer having romantic feelings towards someone
    to break up with the lover

= (sevgili, romantik ilişki) ayrılmak, ilişkisini bitirmek
    bir kimseyi artık sevmemek, bir kimseye artık aşık olmamak
    bir kimseye karşı artık sevgi duymamak, kalbinden çıkarmak

ingilizce sevgilisinden ayrılmak bırakmak ilişkiyi bitirmek
to be over someone english phrase


* I think I'm over my ex. Maybe I should start dating again.
  (Sanırım eski sevgilime karşı hiç bir duygum kalmadı. Tekrar bir ilişkiye başlamam iyi olabilir.)

* I'm not over you, and I know that I never will.
  (Seni kalbimden atamadım/çıkaramadım, ve biliyorum ki asla atamayacağım.)
  (Seni hala seviyorum/Sana karşı hala bir şeyler hissediyorum ve biliyorum ki her zaman seveceğim/ bu hislerim hiçbir zaman değişmeyecek.)

* I am so over that guy!
  (Ona karşı hiçbir şey hissetmiyorum artık/Benim için o tamamen bitmiştir/Onu kesinlikle bıraktım.)

* She's still not over her last boyfriend.
  (Son erkek arkadaşına karşı hala bir şeyler hissediyor/Erkek arkadaşıyla ayrıldılar ama yine de ona karşı boş değil.)

* She is finally over that guy who didn't deserve her.
  (Onu hak etmeyen o çocuğu en sonunda bıraktı/o çocuktan nihayet ayrıldı.)

* It's over between them.
  (İlişkileri bitti/sona erdi/Ayrıldılar/Artık beraber değiller.)

9 Kasım 2015 Pazartesi

İngilizce Deyimler ve İfadeler 41

to pay lip service to


= to respect/support for something insincerely
    to express respect for something even though it is the opposite of what one thinks
    to appear to agree with or support someone or something but to not really support, believe in or agree with it.

= sözde/samimiyetsizce bağlılık/saygı göstermek
    destekler gibi görünmek, lafta desteklemek
    inanır gibi yapmak, özde değil sözde bağlılık/destek
    pratiğe/eyleme/icraata dönüştürmeyip sadece lafta inanmak/desteklemek
    gönülden inanmadan sadece diliyle evet demek
    sözlerinde samimi olmamak

ingilizce samimi konuşmamak
pay lip service to english idiom phrase


* They pay lip service to equality but they don’t want to do anything about it.
  (Hep eşitlikten bahsederler/dem vururlar ama icraata gelince tık yok.)

* Most people only paid lip service to the state religion.
  (Çoğu insan resmi dine inanıyormuş/bağlıymış gibi yaptı.)

* You don't really care about politics. You're just paying lip service to the candidate.
  (Politikayı gerçekte umursamazsın/önemsemezsin. Adayı sadece laf olsun destekliyorsun.)

* Obama paid lip service to closing Guantanamo, but he hasn't taken action yet.
  (Obama sözde Guantanamo'nun kapatılacağını söyledi/söylemişti ama henüz bir icraat yok.)

* He had done no more than pay lip service to their views.
  (Onların görüşleri/düşünceleri için lafta destekten başka bir şey yapmadı.)

* He says he supports the idea of voluntary work, but in fact he's just paying lip service.
  (Gönüllü çalışma fikrini desteklediğini söylüyor ama aslında gönülden konuşmuyor/sözlerinde samimi değil.)

* We will see if Europe will pay lip service over migrant crisis.
  (Avrupa'nın göçmen kriziyle ilgili samimi olup olmadığını göreceğiz/olup olmadığı ortaya çıkacak/belli olacak.)
  (Bu Avrupa'nın göçmen krizi meselesinde samimiyet testi olacak.)

* She paid lip service to blue-collar workers, but she did nothing to help them.
  (Mavi yakalı işçilere/Fabrika çalışanlarına destek veren konuşmalar yaptı ama onlara yardımcı olmak için hiçbir şey yapmadı.)

* The teenaged boy paid lip service to his mother when she told him that Marijuana was dangerous.
  (Genç delikanlı annesi ona esrarın tehlikeli olduğunu anlatırken inanıyormuş/doğru kabul ediyormuş gibi yaptı/davrandı.)

* Although they pay lip service to the idea of affirmative action, in reality very few minorities get hired.
  (Her ne kadar pozitif ayrımcılık taraftarı olduklarını söyleseler de, gerçekte çok az sayıda azınlığı işe aldılar/azınlık işe alındı.)

* Don't sit here and pay lip service. Get busy!
  (Burada oturup nutuk atmayın. Çalışın/koşturun biraz.)

* It is time we stopped paying lip service to gender equality and did something concrete about it.
  (Artık kadın erkek eşitliği konusunda nutuk atmayı bırakıp somut bir şeyler yapmanın zamanı geldi.)

* She claims to be in favour of training, but so far she's only paid lip service to the idea.
  (Staj taraftarı olduğunu söylüyor/iddia ediyor ama şu ana kadar tasarıya sadece lafta/sözde bir desteği var.)

* Today, the union leaders have abandoned all talk of a “socialist future,” to which apparently they paid only lip service in the past.
  (Bugün/Günümüzde sendika liderleri geçmişte de samimiyetle inanmadıkları açıkça belli olan sosyalist gelecekle ilgili tüm o konuşmalarını/görüşlerini terk ettiler/terk etmiş durumdalar.)

* They paid lip service to Zeus, but, in reality, did not faithfully serve him, serving instead their own idols.
  (Kendi tanrılarına/ilahlarına tapmak yerine Zeus'a inanıyormuş gibi yaptılar, ki gerçekte/hakikatte ona/Zeus'a inanarak tapmıyorlardı.)

* Apparently, there are a number of deputies who held on to their fundamentalist views, though paying lip service to the secular order in the country.
  (Görünen o ki/Öyle anlaşılıyor ki ülkede laik düzen taraftarı/yanlısı göründüğü halde köktendinci görüşlerini değiştirmeyen/koruyan bir çok/çok sayıda milletvekili var/bulunuyor.)

* In this fashion, they paid lip service to the new order in the country, while maintaining their old traditions in private.
  (Bu davranış tarzında gizli olarak/çaktırmadan/belli etmeden eski geleneklerini sürdürürlerken ülkenin yeni düzenine sözde bağlılık gösteriyorlar.)

* Our CEO pays lip service to the idea of making great products, but really he just wants to make as much money for himself as he can.
  (Yönetim Kurulu başkanımız önemli/büyük ürünler yapmamız fikrini desteklediğini söylüyor ama onun tek istediği/düşündüğü kazanabildiği kadar kendisi için çok para kazanmak/gelir elde etmek.)

* Israeli leaders might pay lip service to an independent Palestinian state but they won't allow a viable Palestinian state.
  (İsrailli liderler lafta bağımsız Filistin devletini desteklediklerini söylerler ama kendi kendine yetecek bir Filistin devletine izin vermezler/müsaade etmezler.)

İngilizce Deyimler ve İfadeler 40

to be set to (do something)


= scheduled or supposed to happen at a certain time
    to be ready to, to be prepared to (do something)
    to be on the point of (doing something)

= ..cek/cak (planlanmış ve harekete geçilmek üzere olan bir eylemi ifade eder)
    bir şey yapmaya hazır olmak
    bir şey yapma noktasında olmak

yapmaya hazır olmak yapmayı planlamak
to be set to english phrase


* The album is set to be released in early March.
  (Albüm Mart ayının başlarında yayınlanacak/piyasaya sürülecek.)
  (Planlar ve hazırlıklar bu tarihe göre yapılıyor anlamında...)

* The game is set to begin at 6:00.
  (Oyun saat 6'da başlayacak.)
  (Oyunun saat altıda başlaması planlandı ve hazırlıklar ona göre yapıldı anlamında...)

* We're set to release a new line in less than a month.
  (Bir aydan daha kısa bir zamanda/Bir aya kalmaz yeni bir dizi yayınlayacağız/yayına süreceğiz.)

* My report is set to be my first professional disaster.
  (Raporum benim ilk profesyonel faciam/felaketim olacak.)
  (beklentim bu yönde/kendimi bu yönde gelebilecek tepkilere göre hazırlıyorum anlamında...)

* Car repair costs are set to rise under EU proposals.
  (AB önerileri/tasarıları kapsamında arabaların tamir maliyetleri artacak.)
  (AB tasarısı yeni ek maliyetler getirdiği için bunun yansıtılması hazırlıkları yapılıyor veya bunlar yansıyacak anlamında...)

* I am set to sing this evening at a cabaret in the Marais. I've spent all week preparing my song and now I'm ready to perform it.
  (Bu akşam Marais'te bir kaberede/tavernada şarkı söyleyeceğim. Bütün haftayı şarkıma hazırlanmakla geçirdim ve artık/şimdi şarkımı seslendirmeye/icra etmeye hazırım.)

* One million houses in Turkland’s biggest city are set to be demolished to make way for safer dwellings as part of efforts by the Greater İstanbul Municipality and the Mass Housing Administration.
  (Türkiye'nin en büyük kentinde bir milyon ev, daha güvenli konutlara yer açmak maksadıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve toplu konut idaresi tarafından yürütülen çalışmalar kapsamında yıkılacak.)
  (bu amaçla bir milyon evin yıkılması planlanıp hazırlıkları yapıldı, iş yıkıma kaldı manasında...)

* Blonde jokes are set to be made illegal in Bosnia under new laws that will enable women to sue people who make jokes about their hair colour.
  (Bosna'da kadınların saç renkleriyle ilgili şakalar yapan/fıkralar anlatan insanlara dava açabilmelerine olanak sağlayan yeni yasayla aptal sarışın fıkralarının yasaklanması hazırlıkları yapılıyor/fıkraları yasaklanacak.)

* The airline is set to revolutionise the low-cost airline industry, setting new standards in price, comfort, service and destination options.
  (Havayolu şirketi, fiyat, konfor, hizmet ve güzergah seçeneklerinde yeni standartlar getirerek düşük fiyatlı havayolları endüstrisinde köklü değişikler yapmaya hazırlanıyor/yapacak.)

* ABC is set to release several new cosmetic products. The new products are almost ready to be launched onto the market.
  (ABC firması çok sayıda yeni kozmetik ürünü piyasaya sürecek/sürmeye hazırlanıyor. Yeni ürünler piyasaya çıkmak/piyasada yerini almak için gün sayıyor.)

* CenBank is set to raise interests paid to banks when Fed hikes rate
  (Merkez Bankası, Fed'in faiz oranlarını artırması durumuda bankalara ödenen faizi artıracak.)

* British PM David Cameron Set To Visit Turkey This Week
  (İngiltere Başbakanı David Cameron Bu Hafta Türkiye'yi Ziyaret Edecek/Türkiye'ye Bir Ziyaret Gerçekleştirecek)
  (Gazete vb haber başlıklarında "be set to" kalıbında genellikle "be" düşürülür.)

* The agreement was set to expire by its own terms on August 28, 2005.
  (Anlaşma kendi hükümleri çerçevesinde 28 Ağustos 2005'te sona erecekti.)

* Turkey’s New Think Tank PODEM Is Set To Work
  (Türkiye’nin yeni düşünce kuruluşu PODEM çalışmaya hazır/kuruldu)

* We're set to go. We're all ready, shall we leave?
  (Gitmeye hazırız. Hepimiz hazırız, çıkalım mı?)

* Be set to leave by 10 o'clock.
  (En geç saat 10'da çıkmaya hazır ol.)

* I was just set to go when the phone rang.
  (Telefon çaldığında tam çıkmaya/evden gitmeye hazırlanmıştım/gitmek/çıkmak üzereydim.)

* A couple of months later, Susan was set to marry none other than Jean Marron!
  (Bir iki ay geçtikten sonra/ayın ardından, Susan Jean Marron'dan başka hiç kimseyle evlenmeyecek durumdaydı/hale gelmişti.)

* I was all set to do it myself when he finally showed up.
  (En sonunda çıkageldiğinde onu kendim yapmaya tamamen hazırlanmıştım.)
  (Sonunda çıkıp gelmese onu yapmaya kendimi tamamen hazırlamıştım.)

* We are set to leave early tomorrow morning.
  (Yarın sabah erkenden çıkacağız/çıkmaya hazırız/hazırlıklarımızı buna göre yaptık.)

* We are set to go at any time.
  (Her an çıkmaya/gitmeye hazırız.)

* We were all set to leave, but Ann made us wait while she looked for her cell phone.
  (Hepimiz çıkmaya hazırdık/çıkmak üzereydik ama Ann cep telefonunu ararken bizi bekletti.)

8 Kasım 2015 Pazar

Çeviri Çalışmaları 11

Learn English Through News / Haberlerle İngilizce



Blair is sorry for the mistakes in Iraq war

Tony Blair has acknowledged that the 2003 Iraq invasion played a role in the rise of the Islamic State militant group.
In an interview with CNN, the former prime minister also apologised for mistakes made in respect to the war.
Mr Blair expressed regret over false intelligence suggesting the country had weapons of mass destruction,
which was used as a justification for the action.
He also admitted that those who removed Saddam Hussein, do bear some responsibility for the current situation in Iraq.
But he said it was hard to apologise for removing the former leader as the country may have degenerated into civil war, much like Syria.
Critics say the US decision to disband Saddam Hussein's army after the invasion created a huge security vacuum exploited by al Qaeda,
eventually replaced by Islamic State.
Mr Blair's comments come shortly before Sir John Chilcot is set to announce a timetable for completion of an investigation into the war.
The six-year public inquiry into the conflict is yet to publish its findings.
Family members of soldiers killed in the Iraq war have threatened legal action if it is not released soon.

türkçe çeviri örnek cümle
learn english news haberlerle ingilizce

------- ---------
Blair is sorry for the mistakes in Iraq war
Blair= Tony Blair, Irak Savaşına ABD ile birlikte giren İngiltere'de dönemin başbakanı.
to be sorry for something= bir şeyden dolayı özür dilemek
* I'm sorry for keeping a secret from you.
  (Senden sır sakladığım için özür dilerim.)
mistake= hata, yanlış
war= savaş
(Blair, Irak savaşında yapılan hatalardan/yanlışlardan dolayı özür diledi/üzgün/pişman olduğunu ifade etti.)

Tony Blair has acknowledged that the 2003 Iraq invasion played a role in the rise of the Islamic State militant group.
to acknowledge= (bir şeyin doğruluğunu/bir gerçeği) kabul etmek/tasdik etmek/teyit etmek
* They acknowledged that the decision was a mistake.
  (Kararın bir hata olduğunu/Hatalı karar verdiklerini kabul ettiler/itiraf ettiler.)
invasion= işgal, istila
to play a role in something= bir şeyde rol oynamak/rol üstlenmek/payı/etkisi olmak
* Culture plays a dynamic role in shaping an individual's character, attitude, and outlook on life.
  (Kültür bir bireyin karakterinin, davranışının ve hayata bakış açısının şekillenmesinde dinamik bir rol oynar.)
  (Bir bireyin karakterinin, davranışının ve hayata bakış açısının şekillenmesinde kültürün çok büyük rolü/etkisi/payı vardır.)
rise= yükseliş
Islamic State militant group= Işid/Daeş terör örgütü
(Tony Blair, 2003 Irak işgalinin Işid'in/Daeş'in yükselişinde etkili olduğunu kabul etti/itiraf etti.)

In an interview with CNN, the former prime minister also apologised for mistakes made in respect to the war. 
interview= röportaj, mülakat
former= eski, sabık
prime minister= başbakan
also= de/da, ayrıca, keza
also kullanımı hakkında geniş bilgi için tıklayınız
to apologise for something= bir şey için özür dilemek/beyan etmek
* I apologise for not coming sooner.
  (Daha çabuk/erken/önce gelemediğim için özür dilerim/kusura bakma.)
to make= (hata vb) yapmak/işlemek
* If you make a mistake you pay the price.
  (Hata yaparsan bedelini ödersin/bedeline/sonucuna katlanırsın.)
in respect to= hususunda, ile ilgili olarak
* In respect to the new contract, we have some questions.
  (Yeni sözleşmeyle ilgili olarak/sözleşme hakkında bazı sorularım var/birkaç sorum var.)
(CNN ile yaptığı röportajda, eski başbakan ayrıca savaşla ilgili yapılan/işlenen hatalardan dolayı da özür diledi.)

Mr Blair expressed regret over false intelligence suggesting the country had weapons of mass destruction, which was used as a justification for the action.
to express regret over something= bir şey hakkında üzüntüsünü dile getirmek/ifade etmek
* The EC expressed regret over Slovenia's announcement.
  (AK -Avrupa Komisyonu-, Slovenya'nın açıklamasından duyduğu üzüntüyü dile getirdi.)
false intelligence= yanlış/hatalı istihbarat
to suggest= ileri sürmek, iddia etmek
* Are you seriously suggesting she did this on purpose?
  (Cidden onun bunu bilerek/kasıtlı yaptığını mı iddia ediyorsun?)
country= ülke
to have weapons of mass destruction= kitle imha silahlarına sahip olmak
to be used as= olarak kullanılmak/yararlanılmak
* This room is used as a kitchen.
  (Bu mekan/yer mutfak olarak kullanılıyor.)
justification for= bir şey için/bir şeye gerekçe/haklı neden/meşruiyet
* There is no justification for the killing of innocent people.
  (Masum/Suçsuz insanları öldürmenin hiçbir gerekçesi yoktur/olamaz.)
action= muharebe, savaş, askeri harekat
to be used as a justification for the action= askeri harekatın gerekçesi olarak kullanılmak/gösterilmek
(Bay Blair, askeri harekatın gerekçesi olarak kullanılan ülkede-Irak'ta- kitle imha silahlarının bulunduğunu ileri süren istihbaratın yanlış/hatalı olmasından dolayı üzüntülerini ifade etti/üzgün olduğunu söyledi.)

He also admitted that those who removed Saddam Hussein, do bear some responsibility for the current situation in Iraq.
to admit= itiraf etmek, kabul etmek
* I must admit that I got beaten.
  (Kabul etmeliyim ki yenildim/Yenildiğimi kabul etmem gerekiyor.)
those= onlar, kimseler, kişiler
* There are three different types of people in the world: those who can count, and those who can't.
  (Dünyada üç tip insan vardır: Sayı sayabilenler ve sayamayanlar.)
to remove someone= görevden almak/uzaklaştırmak, azletmek
* Officials who were involved in the scandal were removed from office.
  (Skandala karışan yetkililer görevden alındılar/uzaklaştırıldılar.)
to bear responsibility for something= bir şeyin sorumluluğunu taşımak/sorumlusu olmak, bir şeyde sorumluluğu/payı olmak
* I'm ashamed to say, we bear some responsibility for that.
  (Utanarak belirtiyorum/söylüyorum, bunda bizim de payımız/sorumluluğumuz var.)
current situation= mevcut/şimdiki/bugünkü/şu anki durum/hal, gelinen durum/nokta
(Ayrıca Irak'ın bugünkü durumundan Saddam Hüseyin'i devirenlerin de sorumlu olduğunu kabul etti.)

But he said it was hard to apologise for removing the former leader as the country may have degenerated into civil war, much like Syria.
but= ama, fakat, bununla birlikte
to say= söylemek, ifade etmek
hard= zor, güç, kolay olmayan
leader= lider, başkan
may have been/done= "..mış olabilir/..e bilirdi" şeklinde geçmişle ilgili ihtimal/olasılık manası ifade eden kalıp.
* He was ill this morning. He may have gone home.
  (Bu sabah hastaydı. Eve gitmiş olabilir.)
* Let's not visit them now. They may have gone to bed.
  (Şimdi/Bu saatte ziyaretlerine gitmeyelim. Yatmış olabilirler.)
to degenerate into something= (kötüleşerek/bozularak) bir şeye dönüşmek, halini almak
* When some bystanders tried to attack Delenn, the situation began to degenerate into a large fight.
  (Kenarda duran bazı kimseler Delenn'e saldırmaya çalışınca, olay büyük bir kavgaya dönüşmeye başladı/olay büyük bir kavga halini almaya başladı.)
civil war= iç savaş
much like= oldukça benzer şekilde, tıpkı/aynen ..dığı gibi
* It runs in a separate window on the Windows 7 desktop, much like a program.
  (Bir programa oldukça benzer şekilde Windows 7 masaüstünde ayrı bir pencere olarak çalışır.)
(Fakat Irak'ın aynen Suriye'de olduğu gibi bir iç savaşa sürüklenme ihtimali olduğundan ülkenin eski lideri-Saddam'ı- devirmekten dolayı özür dilemekte zorlanacağını söyledi.)

Critics say the US decision to disband Saddam Hussein's army after the invasion created a huge security vacuum exploited by al Qaeda, eventually replaced by Islamic State.
critics= eleştirmenler
US= (United States) Birleşik Devletler/ABD
decision= karar
to disband= dağıtmak, terhis etmek, lağvetmek
* All the armed groups will be disbanded.
  (Tüm silahlı gruplar/birlikler lağvedilecek/terhis edilecek.)
army= ordu
after= sonrasında, ardından
to create= meydana getirmek, oluşturmak, ortaya çıkarmak, neden olmak, yol açmak
* The separatist movement is creating conflict within the country.
  (Ayrılıkçı hareket ülke içinde çatışmaya neden oluyor/yol açıyor/çatışma meydana getiriyor.)
huge= çok büyük, geniş ölçekte
security vacuum= güvenlik boşluğu
to exploit= faydalanmak, istifade etmek, yararlanmak
* The country has resources, but can't exploit them.
  (Ülkenin kaynakları var, ama yararlanamıyor/faydalanamıyor.)
al Qaeda= el-Kaide terör örgütü
eventually= zamanla, sonunda
to replace by= yer değiştirmek, yerini almak, yerine geçmek
* Steam trains were replaced by electric trains.
  (Buharlı trenlerin yerini elektrikli trenler aldı.)
(Eleştirmenler Birleşik Devletler'in işgalin ardından Saddam'ın ordusunu dağıtma/feshetme kararının zamanla yerini Işid'e bırakacak olan el-Kaide'nin faydalandığı/işine geldiği çok büyük bir güvenlik boşluğuna yol açtığını söylüyor/yol açtığı görüşündeler.)

Mr Blair's comments come shortly before Sir John Chilcot is set to announce a timetable for completion of an investigation into the war. 
comment= yorum, görüş, açıklama
to come= gerçekleşmek, vuku bulmak, yaşanmak
* His father waited for a phone call that never came.
  (Babası hiçbir zaman gerçekleşmeyen bir telefon araması bekledi.)
shortly before= ..den hemen önce/kısa bir süre önce, ..nın hemen öncesinde
to be set to do something= bir şey yapmaya hazır olmak, bir şey yapma noktasında olmak
* I was just set to go when the phone rang.
  (Telefon çaldığında tam çıkmaya/evden gitmeye hazırlanmıştım/gitmek üzereydim.)
to announce a timetable for= bir şey için/hakkında takvim/gün/tarih açıklamak/vermek
competion= bitiş, sona erme, tamamlanma
investigation into something= bir şey hakkındaki/bir şeye dair soruşturma
(Bay Blair'in açıklamaları tam da Sir John Chilcot'un savaş soruşturmasının ne zaman tamamlanacağına dair bir takvimi duyurmaya hazırlanmasından hemen önce gerçekleşti.)

The six-year public inquiry into the conflict is yet to publish its findings. 
two/five-year= iki/beş yıllık
* Aragones signs two-year deal with Fenerbahce.
  (Aragones Fenerbahçe ile iki yıllık anlaşma/sözleşme imzaladı.)
public inquiry into something= bir şey hakkında/ile ilgili kamu soruşturması
conflict= savaş
to be/have yet to (do something)= henüz gerçekleşmemiş ama ileride gerçekleşebilecek eylem, beklendiği/gerektiği halde gerçekleşmemiş eylem
* The boy is yet to be found.
  (Çocuk hala kayıp/bulunamadı/bulunabilmiş değil.)
  (Aramalar devam ediyor, bulunması gerçekleşebilir anlamında...)
* The Scottish Office has yet to make a formal announcement.
  (İskoç makamları/yetkililer henüz resmi bir açıklamada bulunmadılar.)
  (Şu ana kadar bulunmadılar ama açıklama yapmaları gerek/bekleniyor/yapmalarını bekliyoruz... anlamında...)
to publish= yayınlamak, kamuoyuna açıklamak, duyurmak
finding= bulgu, tespit, saptama, sonuç
(Irak savaşıyla ilgili iki yıldır süren/iki yıllık kamu soruşturmasının sonuçları henüz yayınlanmış/kamuoyuna açıklanmış değil/yayınlanmadı/kamuoyuna açıklanmadı.)

Family members of soldiers killed in the Iraq war have threatened legal action if it is not released soon.
family members= aile üyeleri/bireyleri/fertleri
soldier= asker
killed= öldürülmüş, ölen, öldürülen
to threaten legal action= dava açmakla/hukuki/yasal yollara başvurmakla tehdit etmek
if= eğer, şayet
it= burada bir önceki cümlede geçen "public inquiry's findings/kamu soruşturmasının sonuçları"na refer ediyor.
to be released= yayınlanmak, duyurulmak, ilan edilmek, açıklanmak
* The cause of his death was not released.
  (Ölüm nedeni açıklanmadı.)
soon= en kısa sürede/zamanda,  bir an önce
(Irak savaşında ölen/öldürülen askerlerin aileleri kamu soruşturmasının sonuçlarının bir an önce açıklanmaması halinde hukuki yollara başvuracakları tehdidinde bulundular/bulunuyorlar.)

7 Kasım 2015 Cumartesi

İngilizce Deyimler ve İfadeler 39

Pattern of "those who" / "those who" Kalıbı

those who english


* I want to thank those who helped me.
  (Bana yardım edenlere/yardımcı olanlara teşekkür etmek istiyorum.)

* Those who possess nothing lose nothing.
  (Hiçbir şeyi olmayanın, kaybedecek bir şeyi yoktur.)

* He visits those who are sick.
  (O hasta kimseleri ziyaret eder/hastaların ziyaretine gider.)

* Those who missed the test must take it tomorrow.
  (Sınavı kaçıranların yarın sınav olmaları/sınava girmeleri gerekiyor.)

* Only those who do nothing don’t make mistakes.
  (Sadece/Yalnızca hiçbir şey yapmayanlar/yapmayan insanlar hata yapmazlar.)

* Be kind to those who hate you.
  (Seni sevmeyenlere/Senden nefret edenlere karşı nazik/kibar ol/Seni sevmeyenlere sen iyi davran.)

* Throw food at those who throw stones.
  (Taş atana sen ekmek at/Sana kötülük yapana sen iyilik yap/Kötülüğe kötülükle karşılık verme.)

* Everyone must obey the rules. Those who don't will be punished.
  (Herkes kurallara uymak zorunda. Uymayanlar cezalandırılır/cezalandırılacaktır.)

* Respect to those who talk to you in their free time, but love those who free their time to talk with you.
  (Boş vakitlerinde seninle konuşanlara/sohbet edenlere saygı göster, ama seninle konuşmak/sohbet etmek için işini bırakanları sev.)
  (Boş vakitlerinde seninle konuşanlar saygını, seninle konuşmak için işini bırakanlar ise sevgini hak ediyor demektir.)

* There are three different types of people in the world: those who can count, and those who can't.
  (Dünyada üç tip insan vardır: Sayı sayabilenler ve sayamayanlar.)

* Those who live in houses made of glass mustn't throw stones at the houses of other people.
  (Camdan evlerde oturanlar başkalarının evlerine taş atmamalıdır.)

5 Kasım 2015 Perşembe

İngilizce Deyimler ve İfadeler 38

half expect


= to think that something might happen
    We use this when we expect something almost impossible to happen.
    to assume that something will happen, but not entirely convinced
    used when you had a slight suspicion about something, but weren't sure, and then that thing happened
    You had a feeling something would happen but weren't totally sure.
    to be not completely sure that something will happen

= belki olabilir/gerçekleşebilir diye ummak/düşünmek/beklemek
    tam emin olmamakla birlikte olmasını/gerçekleşmesini beklemek/ummak
    Olur mu olmaz mı diye arada kaldığın/tam emin olamadığın bir şeyin gerçekleşmesi durumunu ifade eder.
    Gerçekleşmesi zor bir şeyin olması durumunda şaşırmama durumunu ifade eder.

şaşırmamak sürpriz olmamak ingilizce
half expect english phrase 


* I was half expecting to see her at the party.
  (Partide olma ihtimali yok gibiydi ama ben yine de bir ümit onu görürüm/ona rastlarım diye bekledim/onu görmeyi/ona rastlamayı umdum.)

* I was half expecting her to say "no".
  (Hayır demesi/Kabul etmemesi/Olumsuz cevap vermesi beni şaşırtmadı/bana sürpriz olmadı/bir ihtimal bu cevabı ondan bekliyordum.)

* Mary had half expected John to withdraw from the course.
  (Mary, John'un kursu bırakmasına/kurstan ayrılmasına şaşırmadı.)
  (John'un kursu bırakması/kurstan ayrılması Mary için sürpriz olmadı.)

* I looked back, half expecting to see someone following me.
  (Beni izleyen/takip eden biri mi var acaba diye arkama/dönüp ardıma baktım.)

* We were half expecting you not to come back.
  (Geri dönmeyebileceğin aklımıza gelmişti/Senin için geri dönmeyebilir demiştik.)

* Mary half expected Tom to be angry with her.
  (Mary, Tom'un kendisine kızgın olmasına şaşırmadı.)

* I was half expecting the car to fly away.
  (Araba uçsa hani, şaşırmayacaktım.)

* I half expected her to jump into the pool naked, she was so drunk.
  (Havuza çıplak atlamasına şaşırmadım, çok sarhoştu.)

* Because we were late, we half expected to have only dessert at the dinner party.
  (Geç gittiğimiz/kaldığımız için yemekli davette sadece tatlı yememiz şaşılacak bir şey değil/normal bir şey.)

* I saw lots of strange people at the party. I half expected to even see Elvis.
  (Partide bir sürü tuhaf/garip acayip insan gördüm/insanla karşılaştım. Elvis'i görsem/Elvis karşıma çıksa şaşırmazdım.)
  (Partideki insanlar o kadar tuhaftı ki, Elvis'i görme ihtimalimden daha tuhaflardı.)

* I had been very lucky throughout the week. So, I was half expecting to win the lottery.
  (Hafta boyunca çok şanslıydım/şansım hep yaver gitti/şans hep yanımdaydı. Öyle ki piyango bana çıksa sürpriz olmazdı/şaşırtmazdı beni.)

* I half expected that Jane would throw me a surprise birthday party after being secretive for a week.
  (Bir hafta gizli kapaklı işler çevirmesi nedeniyle Jane'in benim için sürpriz bir doğum günü partisi düzenleyebileceği aklıma gelmişti/düzenlediğini anlamıştım.)

* I was half expecting you to start tearing his jacket off, right there on the dance floor.
  (Dans pistinde gömleğini sıyırmaya/yırtmaya başlaman beni şaşırtmadı.)

* My friend was so crazy, I half expected him to actually jump off the water tower into a tub of jello when the radio station offered him $10.
  (Arkadaşım çılgının biriydi, radyo istasyonu ona  10 dolar teklif ettiği zaman su kulesinden jöle dolu fıçıya/leğene/küvete atlaması beni şaşırtmadı/ondan beklediğim bir hareketti.)

4 Kasım 2015 Çarşamba

İngilizce Deyimler ve İfadeler 37

to be neither here nor there


= to not be connected with the subject being discussed
    Cliché of no consequence or meaning; irrelevant and immaterial
    to not be important

= ilgisiz, konu dışı, mevzuyla alakasız, yersiz, kelalaka
    biz ne diyoruz sen ne diyorsun, bunun konumuzla ne ilgisi/alakası var
    konumuz bu değil, önemli olan bu değil
    önemsiz, mesele olmayan/değil, başka şeyin yanında devede kulak

önemli değil önemi yok ne alakası var ne ilgisi var kelalaka
neither here nor there english idiom phrase


* Whether you go to the movie or stay at home is neither here nor there.
  (İster sinemaya git ister evde kal, hiç önemli değil/fark etmez.)

* Your comment—though interesting—is neither here nor there.
  (Gerçi/Her ne kadar ilginç olsa da, yorumunuzun konumuzla ne alakası var?/bir alakası yok ki!)

* I've listened to your argument. It's neither here nor there. In other words, it's quite irrelevant.
  (Tezinizi/Söylediklerinizi dinledim. Valla konumuzla hiç bir ilgisi yok/konumuzla ne ilgisi var çıkaramadım/anlayamadım. Diğer bir deyişle, kelalaka.)

* What I think about your husband is neither here nor there.
  (Kocanla ilgili düşüncelerimin yeri değil/konumuzla bir ilgisi yok/Kocanla ilgili ne düşündüğümün bir önemi yok.)

* The fact that her family has no money is neither here nor there.
  (Ailesinin parasının olmaması/fakir olması konumuz değil/önemli değil.)

* The fact that she needed the money for her children is neither here nor there - it's still stealing.
  (Paraya çocukları için ihtiyaç duyduğunun bir önemi yok/konuyla alakası yok. Bu yine de hırsızlık demektir.)

* Perhaps you did stay up late finishing your homework. That's neither here nor there. You still must come to school on time.
  (Ödevini bitirmek için geç yatmış olabilirsin. Bunun bir önemi yok. Öyle olsa da okula yine zamanında/vaktinde gelmek zorundasın.)

* A: John has applied for the scholarship. His grades really aren't that outstanding. He doesn't do any community service. What do you think of his suitability for the scholarship?
  (John burs için başvurdu/burs başvurusunda bulundu. Aman aman/Olağanüstü bir okul puanı yok/Notları öyle olağanüstü değil. Kamu hizmetinde de çalışmıyor. Ne dersin sence burs almayı hak edebilir mi?)
  B: Well, he really dresses neatly.
  (Hımm, çok düzgün/özenli giyiniyor.)
  A: That's neither here nor there. We should focus on his academic abilities.
  (Ya ben ne diyorum/neyden bahsediyorum sen ne diyorsun/neyden bahsediyorsun/Giyiminin düzgün olmasının bir önemi yok/Burs vermede aranan şartlarla kıyafetin ne alakası var. Akademik/Eğitimle ilgili becerileri/yetenekleri/üstün vasıfları üzerinde durmalıyız/becerilerini ön plana çıkarmalıyız.)

* It's essential that she has this medication, and the cost is neither here nor there.
  (Bu ilacı/ilaçları alması şart, fiyatını düşünmeyin/aklınıza getirmeyin bile/fiyatının ne olduğunun bir önemi yok/fiyat konusu bu tedavinin gerekliliği yanında devede kulak.)

* Her age is neither here nor there – the real question is, can she do the job?
  (Yaşı konumuz/önemli/mühim değil, asıl konu/mesele, işi yapabilir/becerebilir mi/işin altından kalkabilir mi?)

* The boys all like the coach but that's neither here nor there; the question is, "Does he know how to teach football?"
  (Bütün çocuklar koçu/antrenörü seviyor ama bunun bir önemi yok, önemli olan şu, "O/Antrenör futbol öğretmeyi biliyor mu/futbol öğretmekten anlıyor mu?")

* You pay for the movie and I'll get the dinner check, or vice versa-it's neither here nor there.
  (Sen sinemayı ısmarlarsın, ben de yemeği ısmarlarım, ya da tam tersi, önemli değil/fark etmez.)

* Personal wants are neither here nor there in a national emergency.
  (Bir ulusal/milli krizde/Tüm ulusu ilgilendiren bir meselede kişisel ihtiyaçların/isteklerin bir önemi yoktur.)

* Whether they go or not is neither here nor there as far as I'm concerned.
  (İster gitsinler ister gitmesinler/Gidip gitmemelerinin benim için/açımdan bir önemi yok/fark etmez.)

* I know Walter is your brother, but that’s neither here nor there—he was at fault in the accident.
  (Walter kardeşin, biliyorum ama bunun bir önemi yok, kardeşin kazada hatalıydı/suçluydu.)

* Why the problem wasn't discovered earlier is neither here nor there. What's important now is to find a solution.
  (Sorunun niye daha önce fark edilmediğinin bir önemi yok. Şu an önemli olan, bir çözüm bulmaktır.)

* I'm not interested in her opinion on this matter. Her views are neither here nor there to me.
  (Bu konuda onun ne düşündüğü beni ilgilendirmiyor. Görüşlerinin/Düşüncelerinin bir önemi yok.)

* Whether we take the train or drive is neither here nor there as far as I'm concerned.
  (İster trenle gidelim ister arabayla, benim için önemli değil/fark etmez.)

* Our boss says a person's private life is neither here nor there if they do a good job.
  (Patronumuz iyi iş çıkardıktan/işini iyi yaptıktan sonra kişinin özel hayatının önemli olmadığını/kendisini ilgilendirmediğini söylüyor.)

* Whether or not I agree with you is neither here nor there.
  (Seninle aynı fikirde olup olmamam önemli değil/Sana katılıp katılmadığımın konumuzla bir ilgisi yok.)

* Whether we like a band or not is neither here nor there. The only thing that matters is whether we can sell enough tickets to their concert.
  (Grubu sevmemizin ya da sevmememizin bir önemi yok/Grubu sevsek ne olur sevmesek ne olur! Önemli olan/Beni ilgilendiren tek şey konserlerinde yeterince bilet satabiliyor muyuz satamıyor muyuz.)

* Her popularity among the other teachers is neither here nor there. What's important is her ability to teach her students.
  (Diğer öğretmenler arasındaki popüleriterliğinin bir önemi yok. Önemli olan şey, öğrencilere öğretme yeteneğidir/kabiliyetidir/Ben öğrencilere öğretme kabiliyetine bakarım.)