6 Aralık 2015 Pazar

İngilizce Deyimler ve İfadeler 60

to come into (3) 


= to enter (a place)

= bir yere girmek, gelmek, katılmak

ingilizce girmek gelmek katılmak
come into phrasal verb English


* Everyone watched her as she came into the room.
  (Odaya girerken herkes ona baktı.)

* How did you come into my house?
  (Evime nasıl girdin?)

* Search everyone who comes into this room.
  (Bu odaya giren herkesi ara.)

* Tom, could you come into my office?
  (Tom, ofisime gelebilir misin?)

* Don't come into my room without knocking.
  (Kapımı çalmadan/tıklatmadan odama girmeyin.)

* I'll come into the office early tomorrow.
  (Yarın ofise erken geleceğim.)

* Why didn't you come into work yesterday?
  (Dün niye işe gelmedin?)

* Tom came into the restaurant and sat at his usual table.
  (Tom restorana girip her zamanki masasına oturdu.)

* Can't you keep your dog from coming into my garden?
  (Köpeğinin bahçeme girmesini engelleyemez misin?)

* A good idea came into my head.
  (Aklıma güzel/iyi bir fikir geldi.)

* A new student came into the class.
  (Sınıfa yeni bir öğrenci geldi/katıldı.)

* John came into my room without knocking.
  (John kapımı çalmadan odama girdi.)

* The burglar came into the house through this door.
  (Hırsız eve bu kapıdan girdi.)

* She knelt down as she came into the church.
  (Kiliseye girince dizlerinin üstüne çöktü.)

* Tears came into my eyes when I was chopping onions.
  (Soğan doğrarken gözlerime yaş geldi/gözlerim yaşardı.)

5 Aralık 2015 Cumartesi

İngilizce Deyimler ve İfadeler 59

to come into (2)


= (informal) to influence a situation
    to be important or relevant in a particular situation
    If a particular emotion or quality comes into a situation, it influences that situation
    If someone or something comes into a situation, they have a role in it
 
= (resmi olmayan konuşma dili)
    etkilemek, etki yapmak
    karışmak, dahil olmak, devreye girmek
    önemli olmak, mühim olmak, önem arz etmek
    bir şeyde rolü olmak, bir şeyin parçası olmak, ilgili olmak

ingilizce etkilemek ilgili olmak önemli olmak
come into phrasal verb English


* Deciding who to hire should be a business decision. You shouldn't allow personal feelings to come into it.
  (İşe kimin alınacağına karar vermek bir iş kararı/profesyonel bir karar olmalıdır. Kişisel duygularının bunu/kararınızı etkilemesine izin vermemelisiniz/duygularınızı bu karara karıştırmamalısınız.)

* The argument was over artistic freedom – money never came into it.
  (Tartışma sanatsal özgürlük üzerineydi, para asla tartışmaya dahil olmadı/tartışmada para mevzusu hiç geçmedi.)

* She married for money - love didn't come into it.
  (Para için/uğruna evlendi, evlenirken/evlilik kararı alırken aşka/sevgiye bakmadı.)

* I've worked very hard to pass this exam—luck doesn't come into it.
  (Bu sınavı geçmek için çok/sıkı çalıştım, şansla bir ilgisi yok/sınav sonucunda şansın bir etkisi yok.)

* Josie doesn't come into the movie until quite near the end.
  (Josie bir tek filmin sonuna doğru görünüyor.)
  (Josie'nin bir tek sonlara doğru filmde rolü var.)

* Where do I come into all this?
  (Ben bu işin/tüm bunların neresindeyim/Benim bu işte rolüm ne?)

* Money doesn't really come into it.
  (Paranın bununla bir ilgisi yok/Para hiç önemli değil/Para mevzu bahis değil.)

* Money doesn't come into it; I simply will not do it under any circumstances.
  (Para önemli değil/Bunun parayla bir ilgisi yok, lafı dolandırmadan söylüyorum, hiçbir şekilde/surette yapmayacağım.)

* We don't really know where Hortense comes into all this.
  (Tüm bunlarda Hortense'nin rolü/payı ne, hiç bilmiyoruz.)

* I promoted Kate because she was the best person for the job and the fact that she is my daughter didn't come into.
  (Kate'i terfi ettirdim çünkü iş için en iyi/uygun kişi/isim oydu ve aslına bakarsan/doğrusu onun kızım olması bu kararda etkili olmadı.)

* She's rich because she's good at what she does. Luck doesn't come into it.
  (Yaptığı işte iyi/başarılı olduğu için zengin biri. Bunun/Zengin olmasının şansla bir ilgisi yok.)

* Cool it, David, your money doesn't come into the problem.
  (Sakin ol David, paranın sorunla bir ilgisi yok.)

4 Aralık 2015 Cuma

İngilizce Deyimler ve İfadeler 58

to come into (1)


= to be left money by somebody who has died
    to inherit; to be given something after its owner dies
    someone who comes into money or property receives it as a result of the death of a relative

= mirasa konmak, mirastan pay almak
    mirasa sahip olmak

ingilizce miras kalmak, mirasa konmak
come into phrasal verb English


* Just after I left university, I came into a bit of money.
  (Üniversiteden ayrıldıktan/Üniversiteyi bıraktıktan hemen sonra miras olarak bir miktar paraya kondum.)

* She came into a fortune when her uncle died.
  (Amcası ölünce/öldüğünde mirasa kondu/ona amcasından miras kaldı/amcasının mirasını aldı.)

* He came into a large inheritance when he was quite young.
  (Daha çok gençken büyük bir mirasa kondu/mirasın sahibi oldu.)

* She came into a bit of money when her grandfather died.
  (Dedesi ölünce/öldüğünde ona bir miktar para miras olarak kaldı.)

* He's just come into some money.
  (Daha yeni ona mirastan para geldi/miras olarak paraya kondu.)

* He will come into a large fortune.
  (Büyük bir servete konacak/Ona büyük bir servet miras kalacak.)

* I came into a little money and bought a house.
  (Miras olarak biraz para kaldı bana, ben de ev aldım.)

* He came into a fortune when he inherited his father's estate.
  (Babasına mirasçı olunca/Babasının varisi olarak servete kondu.)

* She'll come into quite a lot of money when her father dies.
  (Babası öldüğünce/ölünce yüklü bir mirasa/paraya konacak/paranın sahibi olacak/ona yüklü bir para kalacak.)

* She's very rich, so her children expect to come into a lot of money when she dies.
  (Çok zengin biri, bu yüzden çocukları o/anneleri öldüğünde büyük bir mirasa konmayı bekliyorlar/umuyorlar.)

* Do you think Samantha made all that money herself, or do you think she came into a fortune when a wealthy relative died?
  (Sence bu kadar parayı Samantha kendisi mi kazanmıştır yoksa varlıklı/variyetli bir akrabası ölünce ona miras mı kalmıştır?)

* She came into a lot of money when her grandmother died.
  (Ananesi/Babanesi ölünce/öldüğünce ona büyük bir miras/yüklü bir para kaldı/mirasa kondu.)

* She came into a fortune on her 21st birthday.
  (Yirmi birinci yaş gününde/Yirmi birine girdiği gün mirasa kondu/ona miras kaldı.)

* Jon has stopped working since he came into a fortune.
  (Mirasa konduğundan/Ona miras kaldığından beri John çalışmayı bıraktı.)

* She came into a fortune when her uncle passed away.
  (Amcası ölünce/öldüğünde mirasa kondu/amcasından ona miras kaldı.)

* Have you ever come into a large amount of money?
  (Sana hiç büyük bir miras kaldı mı/kaldığı oldu mu/Hiç büyük bir mirasa konduğun oldu mu?)

* My father has just come into a fortune in diamonds.
  (Babama mirastan elmaslar kaldı/Babam miras olarak elmaslara kondu.)

* We came into some money last year. We received an inheritance from my auntie who died in the USA.
  (Geçen sene mirastan bir miktar paramız oldu. ABD'de ölen teyzemin/halamın varisleri olarak aldık.)

* He came into a large sum of money when his aunt died.
  (Halası/Teyzesi ölünce/öldüğünde ona mirastan büyük bir miktar para kaldı.)

* She came into the money from her grandmother when she was a teenager, so she could pay for her university studies herself.
  (Gençken ananesinden/babanesinden ona miras kalmıştı, bu sayede üniversite eğitimi masrafını kendisi karşılayabildi/ödeyebildi.)

2 Aralık 2015 Çarşamba

İngilizce Deyimler ve İfadeler 57

come across (4)

come across (with)

informal /slang
= 1- to provide/supply something that is needed or wanted
    2- (of a woman) to agree to have sex with someone

resmi olmayan konuşma dili / argo
= 1- (bilgi, para vb) vermek, sağlamak, temin etmek
    2- bir erkekle cinsel ilişkiye girmeyi kabul etmek/istemek

ingilizce para vermek bilgi sağlamak cinsel ilişkiye girmek
come across phrasal verb English


* I hoped she'd come across with some more information.
  (Biraz daha bilgi verebilir diye ummuştum/beklemiştim.)

* They came across with $250 - half the money they owe us.
  (250 dolar verdiler/ödediler, borçlarının yarısını.)

* She has come across with some details.
  (Biraz daha detay/ayrıntı verdi.)

* I hoped he might come across with a few facts.
  (Bir iki bilgi/şey verebilir/sunabilir diye ummuştum.)

* So if they thought she'd come across with some blockbuster testimony, they'd put her up there.
  (Eğer onun davanın seyrini değiştirecek şekilde bir delil sunacağını/şahitlik edeceğini düşünselerdi/bilselerdi, onu hakime/mahkemeye çıkarırlardı/bildirirlerdi.)


* I was surprised when she came across on the first night.
  (İlk gecede/buluşmamızda benimle sevişmesine/bana vermesine şaşırmıştım/sevişmesini beklemiyordum.)

* I had a date at eight with Holly, but she wasn't ready to come across yet.
  (Saat sekizde Holly'le randevum vardı/buluştuk ama henüz sevişmeye hazır değildi/sevişecek kıvama daha gelmemişti.)

* You kiss me as though you're going to come across, but then you say no.
  (Benimle sevişecekmişçesine beni öpüyorsun/benimle öpüşüyorsun ama sonra hayır olmaz/sevişemem diyorsun.)

İngilizce Deyimler ve İfadeler 56

to come across (3)


= to meet someone by chance
    to find something by chance

= (tesadüfen/şans eseri)
    karşılaşmak, rastlamak, denk gelmek, görmek
    bulmak, keşfetmek

tesadüfen karşılaşmak, bulmak, görmek
come across phrasal verb English


* I came across a word I'd never seen before.
  (Daha önce duymadığım/görmediğim bir kelimeye/söze rastladım/bir kelime çıktı karşıma.)

* Did you come across any interesting things while you were traveling?
  (Seyahat ederken ilginç şeylerle karşılaştın mı?)

* I came across an old diary in her desk.
  (Masasında/Sırasında eski bir günlük buldum/günlüğe rastladım.)

* You don't come across truth that easy.
  (Hakikat öyle kolay/sıkıntısız/zahmet çekmeden bulunamaz/keşfedilemez.)

* A good idea came across my mind.
  (Aklıma güzel/iyi bir fikir geldi.)

* He came across some of his old love letters in his wife's desk.
  (Karısının masasında kendisinin eski/eski zamanlardan kalma aşk mektuplarını buldu.)

* Have you ever come across such a horrible person in all your life?
  (Bütün hayatın boyunca hiç böyle berbat biriyle karşılaştın mı/tanıştın mı/berbat birini görmüş müydün?)

* Did you come across anyone you know on your way here?
  (Buraya gelirken yolda tanıdığın birini gördün mü/biriyle karşılaştın mı/birine rastladın mı?)

* Have you ever come across a man wearing a pink raincoat?
  (Pembe yağmurluk giyen bir adama rastladın mı hiç/bir adam gördün mü hiç?)

* I came across this watch when I was cleaning the house. Is it yours?
  (Evi temizlerken bu saati buldum. Senin mi/Senin saatin mi?)

* If you come across any interesting websites when you’re surfing the web, please let me know.
  (İnternette gezinirken ilginç bir site bulursan/görürsen/siteyle karşılaşırsan lütfen bana da söyle/haber ver.)

* I've never come across anyone quite like her before.
  (Daha önce onun gibi etkileyici birini görmedim/görmemiştim/birine rastlamadım/biriyle karşılaşmadım.)

* If you come across my book, will you send it to me?
  (-aradığım kitabı-Kitabımı bulursan/Kitabıma rastlarsan, bana onu yollayabilir/gönderebilir misin?)

* I came across this book in a secondhand bookstore.
  (Bu kitabı ikinci el kitapçının birinde buldum.)

* I came across an antique basin in the attic. It was in a box.
  (Tavan arasında antik/eski bir kap/kase buldum. Bir kutunun içindeydi.)

* He came across some old documents in the closet.
  (Dolapta bazı/bir takım eski belgeler buldu.)

* I've never come across such a strange case.
  (Böyle tuhaf bir davayla hiç karşılaşmamıştım/ilk defa karşılaşıyorum.)

* I came across my old school reports when I was clearing out my desk.
  (Masamı temizlerken/toparlarken eski okul karnelerimi buldum/karnelerime rastladım.)

* He came across a rare flower in the forest.
  (Ormanda türüne az rastlanır bir çiçek buldu/çiçeğe rastladı.)

* She came across some old photographs in a drawer.
  (Çekmecede bazı eski resimler buldu/resimlere rastladı.)

* I came across your brother on the street yesterday.
  (Dün caddede kardeşine rastladım/kardeşinle karşılaştım/kardeşini gördüm.)

* I have never come across such a stubborn person.
  (Daha önce böyle inatçı bir kişiyle karşılaşmadım/karşılaşmamıştım/bu kadar inatçı birini görmemiştim.)

* You're the biggest caution I've ever come across!
  (Gördüğüm en tuhaf/garip insansın.)

* I came across my old college roommate in town today.
  (Bugün kasabada/şehirde üniversitede aynı odada kaldığımız eski bir arkadaşımla karşılaştım.)

* Yesterday I came across Dave. Man, he has really aged.
  (Dün Dave ile karşılaştım. Dostum, baya bir yaşlanmış gerçekten.)

* Have you come across our new boss yet?
  (Yeni patronumuzla hala/henüz karşılaşmadın mı?)

* Paul has come across several big fires before.
  (Paul daha önce bir iki büyük yangınla karşılaşmıştı/yangına denk gelmişti/yangın görmüştü.)

* We often come across Japanese tourists in this area.
  (Bu bölgede sık sık Japon turistlere rastlıyoruz/turistlerle karşılaşıyoruz.)

* Since they left the national highway, they hadn't come across another car.
  (Otoyoldan/Anayoldan ayrıldıklarından beri başka bir arabaya rastlamadılar/araba görmediler.)

* I came across an article in the newspaper about your new project.
  (Gazetede yeni projenizle ilgili bir makale/yazı gördüm/makaleye/yazıya rastladım.)

* I came across children sleeping under bridges.
  (Köprü altında yatan çocuklar gördüm/çocuklara rastladım.)

* While I was cleaning out my desk, I came across this old picture.
  (Masamı temizlerken bu eski resmi buldum/resme rastladım.)

* I have been surfing the Internet searching for a solution for the that problem, and have just come across your company.
  (Bu sorunun çözümüyle ilgili internette arama/araştırma yapıyordum, karşıma sizin firmanız çıktı/sizin firmanızı gördüm/buldum.)

* Even though the book is a popular one, chances of school children coming across it are minimal.
  (Popüler bir kitap olmasına rağmen/olduğu halde okul çocuklarının kitabı bulma/kitaba ulaşma şansları çok az.)

* Did you come across anyone you knew at the conference?
  (Konferansta tanıdık birini/birilerini gördün mü/birileriyle karşılaştın mı?)

* Here is an old photo of me. I came across it when I was looking for my passport.
  (Bak eski bir fotoğrafım. Pasaportumu ararken buldum onu/çıktı karşıma.)

* While I was looking through some old boxes, I came across some photos I thought I'd lost years ago.
  (Eski kutuları/kolileri elden geçirirken yıllar önce kaybettiğimi düşündüğüm/sandığım fotoğrafları buldum/fotoğraflara rastladım.)

İngilizce Deyimler ve İfadeler 55

to come across (2)


= to be understood
    to communicate the intended meaning or impression
    if an idea comes across well, it is easy for people to understand
    if something such as a feeling or idea comes across when you speak, you make it very clear to people
    to come over

= (söz vb) etki yapmak, etkileyici olmak
    anlaşılmak, anlaşılır olmak
    belirli bir şekilde algılanmak

ingilizce anlaşılmak algılanmak ifade etmek
come across phrasal verb English


* Her meaning doesn't really come across; she'll have to revise the speech.
  (Söylemek istediklerini tam olarak ifade edemedi/Sözleri yerini bulmadı/etki yapmadı, konuşmasını yenilemesi gerekecek/bir daha konuşma yapması gerekecek.)

* His sense of enthusiasm comes across very clearly.
  (Yaşadığı/Duyduğu heyecanı/coşkuyu çok açık bir şekilde gösteriyor/yansıtıyor.)
  (Duyduğu/Yaşadığı heyecan/coşku çok açık bir şekilde belli oluyor/kendini gösteriyor.)

* I couldn't understand him; his speech didn't come across well.
  (Onu anlayamadım, konuşması iyi/tam anlaşılamadı.)

* He spoke for a long time but his meaning didn't really come across.
  (Uzunca konuştu ama maksadını tam olarak ifade edemedi/maksadı tam olarak anlaşılamadı.)

* Your point really came across at the meeting.
  (Toplantıda görüşünü çok iyi ifade/izah ettin.)

* What comes across in his later poetry is a great sense of sadness.
  (Son şiirinde hüznü/kederi enfes bir şekilde ifade etmiş/dile getirmiş/mısralara dökmüş.)

* Your meaning didn't come across clearly.
  (Ne demek istediğin iyi/tam anlaşılmadı.)

* What she thinks about you comes across very clearly.
  (Sana karşı düşüncesinin ne olduğu/Senin hakkında ne düşündüğü çok açık belli oluyor.)

* I didn’t have the chance to hear Ben’s speech. How did he come across?
  (Ben'in konuşmasını dinleme şansım olmadı. Nasıl konuştu/güzel konuştu mu?)

* There is a lot of laughter in U2. Sadly, that rarely comes across.
  (U2 grubunun neşeli/eğlenceli bir sürü şarkısı/çalışması var. Ne yazık ki o şarkılar nadiren ön plana çıkıyor/ses getiriyor/tutuluyor.)

* A: I didn’t mean to sound arrogant when I said that.
  (Onu/O sözü söylerken kendini beğenmiş biri gibi görünmek istememiştim.)
  B: Well, that’s the way it came across.
  (Öyle anlaşıldı/algılandı ama.)

İngilizce Deyimler ve İfadeler 54

to come across (1)


= to give an impression
    to make a particular impression
    to appear to have a particular attitude or character
    to have a particular opinion of someone/something when you meet/see them
    to come over

= izlenim/intiba yaratmak/bırakmak
    izlenimi/hissi vermek/uyandırmak/yansıtmak
    gibi görünmek/gelmek

ingilizce izlenim yaratmak intiba uyandırmak
come across phrasal verb English


* A lot depends on how well you come across in the interview.
  (Mülakatta/İş görüşmesinde iyi bir izlenim bırakmanız/uyandırmanız bir çok şeye/etkene bağlıdır.)

* I didn't come across any jealousy in her.
  (Bana hiç kıskanç biriymiş gibi gelmedi/Bende kıskanç biriymiş hissi/izlenimi uyandırmadı.)

* I hope I didn't come across as rude.
  (Umarım kaba biriymişim izlenimi vermemişimdir/bırakmamışımdır/kaba biriymişim gibi görünmemişimdir.)

* He came across as shy because he spoke so quietly.
  (Çok sessiz konuştuğu için utangaç biri gibi duruyordu/gözüküyordu/biriymiş izlenimi uyandırıyordu.)

* She comes across as a very cold person.
  (Çok soğuk biri gibi duruyor/gözüküyor/biriymiş izlenimi uyandırıyor.)

* He came across as an extremely pleasant and charming young man.
  (Son derece hoş ve yakışıklı/çekici biri gibi duruyordu/gözüküyordu.)

* She sometimes comes across as being rather arrogant.
  (Bazen çok kibirli biri gibi görünüyor/biriymiş izlenimi veriyor/yaratıyor.)

* I don't think I came across very well in the interview.
  (Mülakatta iyi bir izlenim verdiğimi/bıraktığımı sanmıyorum.)

* Your son comes across as a very sensible young man. You must be very proud.
  (Oğlunuz çok akıllı bir genç gibi duruyor/gözüküyor. Gurur duymalısınız.)

* In the interview he came across as a complete idiot. Needless to say, he didn't get the job.
  (İş görüşmesinde/Mülakatta tam bir aptal gibi göründü/tek kelimeyle aptal biri izlenimi bıraktı. Tabi ki/Söylemeye gerek yok, işe giremedi/alınmadı/almadılar.)

* A business suit and briefcase help her to come across as the competent professional she is.
  (İş elbisesi ve evrak çantası bir kadının uzman/tecrübeli bir profesyonelmiş/iş kadınıymış gibi görünmesine/profesyonel olduğu izlenimi uyandırmasına yardım eder.)

* Loose clothes help him to come across as a hip hop singer.
  (Bol/Sarkık giysiler onun bir hip hop şarkıcısıymış gibi gösteriyor/görünmesini kolaylaştırıyor.)

* I hope I didn't come across as rude. I only said it as a joke.
  (Umarım kaba/görgüsüz biri gibi görünmemişimdir. Onu sadece espri olsun diye söyledim/söylemiştim.)

* I don't know Emily very well, but she comes across as an intelligent girl.
  (Emily'yi çok iyi tanımıyorum ama akıllı/zeki bir kız gibi duruyor/zeki bir kızmış izlenimi uyandırıyor.)

* She comes across as very self-confident.
  (Kendine güvenen biri gibi duruyor/O bende kendine güvenen biriymiş izlenimi uyandırdı/bıraktı.)

* She can come across as stuck up at first.
  (Başta kibirli/kendini beğenmiş biriymiş gibi gelebilir.)

* You don't want to come across as too desperate.
  (Aşırı çaresiz biri gibi görünmek istemezsin/görünmek iyi/olumlu bir şey değildir.)

* I do think that you sometimes come across as a bit aggressive.
  (Bence bazen biraz sinirli/asabi biriymişsin gibi görünüyorsun.)

* He came across as a really friendly and sweet guy at first.
  (İlk gördüğümde/tanıştığımızda benim gözüme çok dostane ve hoş biri olarak gelmişti.)

* When you first meet Chris he comes across as being a bit stupid, but he's actually a very smart guy.
  (İlk tanışmada/gördüğünde Chris biraz aptal biriymiş gibi görünür ama aslında o çok akıllı/zeki biridir.)

* Most people in this country come across as being shy and reserved, but it's just the way people behave here.
  (Bu ülkede çoğu insan utangaç ve içine kapanık biriymiş izlenimi verir ama bu sadece buranın insanlarının normal davranış şeklidir/biçimidir.)

* Do you think I come across to people as kind of boring?
  (Sence insanlara sıkıcı biri gibi mi geliyorum?)

* In your job interview you do not want to come across as shy.
  (İş görüşmenizde utangaç/sıkılgan biriymiş gibi görünmek/biriymişsiniz izlenimi vermek/uyandırmak/bırakmak istemezsiniz.)
  (....gibi görünmeniz/izlenimi bırakmanız iyi/olumlu bir şey değildir.)

* He comes across as a very sincere person.
  (Çok samimi/candan/içten biri gibi görünüyor/biriymiş izlenimi uyandırıyor/veriyor.)

* You came across as being angry, not just disappointed.
  (Sadece hayal kırıklığına uğramış biri değil, sinirli biriymiş gibi de bir izlenim verdin/bıraktın/biriymişsin gibi de göründün.)

* Do not preach to your reader. You can express opinions, but do not come across as fanatical or extreme.
  (Okuyucunuza telkinde bulunmayın. Görüşlerinizi ifade edebilirsiniz ama bir bağnaz/tutucu/fanatik ya da müfrid/aşırı biriymiş izlenimi vermeyin/uyandırmayın.)

* She comes across really well on television.
  (Televizyondan bakınca/izlediğimiz kadarıyla iyi biriymiş gibi görünüyor/izlenimi uyandırıyor.)

* He comes across as a bit of a bore in interview.
  (Mülakatta hafif/biraz sıkıcı biriymiş gibi durur/duruyor.)

* Sometimes he seemed like a good old pal, but other times he came across as an angry and unpleasant man.
  (Bazı zamanlar bana o eski bir dostmuş gibi gelirdi ama bazen de bana asabi ve çekilmez biri olarak gelirdi.)

* He may come across as glib, but he knows what he's talking about.
  (Düşünmeden konuşuyormuş gibi görünebilir/gelebilir ama o konuştuğu şeyi/ne konuştuğunu bilen biridir.)

* People tell me I come across as shy, but I don’t think I am. I’m just a quiet person.
  (İnsanlar utangaç biri gibi durduğumu/göründüğümü söylerler ama bence öyle biri değilim. Sadece sessiz/sakin biriyim.)

* In the TV interview, the actor came across as being very conceited. I don’t like him so much anymore.
  (Televizyondaki röportajda oyuncu çok kibirli biriymiş izlenimi verdi/yarattı. Artık onu çok fazla sevmiyorum/ondan çok fazla hoşlanmıyorum.)