news etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
news etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Kasım 2015 Çarşamba

Çeviri Çalışmaları 12

Learn English Through News / Haberlerle İngilizce


End of the one-child policy

These children could be the first in generations to have a brother or sister.
China has decided to end its decades-long one-child policy.
All couples can now have two children as the country's ruling Communist party announced an ease of family planning restrictions.
It’s estimated that the controversial policy prevented about 400 million births since it began in 1979.
It was enforced to reduce the country's birth rate, in turn slowing the rapid growth of population.
Back in the 1950s, China's population was increasing by around 1.9% each year, after people were encouraged to have children to increase the workforce.
But the government decided that this was unsustainable, resulting in the one-child policy.
Those who flouted the rules were either fined, lost their jobs, or in some cases, mums were forced to abort their babies or be sterilised.
Some desperate parents gave up their babies, leaving them in so-called baby hatches.
It was for poor mums and dads who could not afford to keep their sick or disabled baby and so parents simply place a child in the hatch,
press an alarm button and then leave them behind be taken care of by the state.
Chinese families traditionally favour boys and so, if they can have only one child, some parents abandon girls and try again for a boy.
Under the 2013 reform, couples in which one parent is an only child were allowed to have a second child.
China's working age population continued to shrink in 2013, for the first time in decades, made worse by the one-child policy.
The drop means that China could be the first country in the world to get old before it gets rich.
Currently, there are no immediate details on the new policy or a time-frame for implementation.

haberlerle ingilizce türkçe çeviri
learn english news haberlerle ingilizce

------ -------
End of the one-child policy
end of something= bir şeyin sonu/sona erişi/bitişi
one= bir
child= çocuk
policy= politika, siyaset, ilke
one-child policy= bir/tek çocuk politikası
(Tek Çocuk Politikasının Sonu)

These children could be the first in generations to have a brother or sister. 
these= bunlar
children= çocuklar (child= çocuk/tekil)
could= Şimdiki zamanda ve gelecekte kesin olmamakla birlikte olasılık/ihtimal ifade etmek için kullanılır.
* A: Where are my keys?  B: They could be in the car.
  (A: Anahtarlarım nerede? B: Arabada olabilirler.)
* If we don't hurry we could be late.
  (Eğer acele etmezsek geç kalabiliriz.)
to be= olmak
first in something= bir şeyin içinde/arasında ilk/birinci, bir şeyin ilki/birincisi
generation= nesil, kuşak
to have= sahip olmak
brother= erkek kardeş
sister= kız kardeş
(Bu çocuklar bir erkek ya da kız kardeşi sahibi nesillerin ilki/ilk temsilcileri olabilirler.)

China has decided to end its decades-long one-child policy.
China= Çin
to decide= karar vermek, kararlaştırmak
* You don't have to decide right now.
  (Şu anda/Şimdi/Hemen karar vermek zorunda değilsin.)
to end something= sonlandırmak, bitirmek, devam ettirmemek, sürdürmemek
* I'd like to end my speech by thanking the people who made this conference possible.
  (Konuşmamı bana bu konferansı yapmama imkan sağlayanlara teşekkür ederek bitirmek/sonlandırmak istiyorum.)
its= onun (burada Çin'e refer ediyor/karşılık geliyor/Çin'in)
decade= on yıl
decades= on yıllar
days/weeks/months/decades/years-long= günler/haftalar/aylar/on yıllar/seneler süren/devam eden
(Çin on yıllar süren/on yıllar boyunca uygulanan tek çocuk politikasına son veriyor/politikasını sona erdiriyor/yürürlükten/uygulamadan kaldırıyor.)

All couples can now have two children as the country's ruling Communist party announced an ease of family planning restrictions.
all= bütün
couple= çift, eş, karı koca
can= ..ebilirlik/imkan/beceri manalarını veren modal.
* I can speak English.
  (İngilizce konuşabilirim/konuşabiliyorum.)
now= artık
two= iki
as= çünkü, ..dığı için, ..den dolayı
country= ülke
ruling= iktidar, yönetim, hükumet, iktidardaki, yönetimdeki
* I voted for the ruling party in last elections.
  (Son seçimlerde iktidar partisine/iktidardaki partiye oy verdim/oy attım/Son seçimlerde oyumu iktidar partisine verdim.)
Communist party= Komünist partisi
to announce= duyurmak, açıklamak, ilan etmek, haber vermek
* When will you announce the results?
  (Sonuçları ne zaman duyuracaksınız/açıklayacaksınız/ilan edeceksiniz?)
ease= kolaylık, serbestlik, genişlik
family= aile
planning= planlama
family planning= aile/nüfus planlaması
restriction= kısıtlama, sınırlama
(Ülkenin/Çin'in iktidardaki partisi Komünist partinin aile planlaması kısıtlamalarını gevşeteceğini duyurduğundan/duyurmasıyla bütün çiftler artık iki çocuk sahibi olabilecek.)

It's estimated that the controversial policy prevented about 400 million births since it began in 1979. 
to be estimated= tahmin edilmek, hesaplanmak
* The company's worth is estimated at 1 billion euros.
  (Şirketin değeri bir milyar avro olarak tahmin ediliyor.)
controversial policy= tartışmalı politika, tartışmalara yol açan/neden olan politika
to prevent= engel olmak, önlemek
* We should use public transport in order to prevent air pollution.
  (Hava kirliliğine engel olmak için toplu taşıma kullanmalıyız.)
about= yaklaşık, civarında, dolayında
birth= doğum
since= ..den beri/bu yana
* She has been working there since she graduated from college.
  (Üniversiteden mezun olduğundan beri/bu yana orada çalışıyor.)
to begin= başlamak
* How many days do we have left until summer vacation begins?
  (Yaz tatilinin başlamasına kaç günümüz kaldı/var?)
(Tartışmalı politikanın başladığı/uygulamaya konduğu 1979 yılından beri yaklaşık 400 milyon doğumu engellediği/doğuma mani olduğu tahmin ediliyor.)

It was enforced to reduce the country's birth rate, in turn slowing the rapid growth of population.
it= Bu zamir bir önceki cümlede bahsi geçen "tartışmalı tek-çocuk politikası"na refer ediyor/karşılık geliyor.
to be enforced= yürürlüğe konulmak, uygulanmak
* I demand that this plan be approved and enforced as soon as possible.
  (Bu planın en kısa sürede onaylanıp uygulanmasını talep ediyorum.)
to reduce= azaltmak, düşürmek
* The hiring plan will also reduce jobless rates.
  (İstihdam planı işsiz oranını da azaltacak/düşürecek.)
birth rate= doğum oranı/hızı
in turn= ki böylece/dolayısıyla, bu da, ..nın üzerine, ..nın sonucunda/neticesinde
* Stress causes your body to release chemicals, which in turn boost blood pressure.
 (Stres, vücutta kimya salınımına yol açar, bu da tansiyonu yükseltir.)
to slow= yavaşlatmak, hızını düşürmek
* Drugs can slow the progress of the disease.
  (İlaçlar hastalığın gelişimini/ilerlemesini yavaşlatabilir.)
rapid= hızlı
growth= büyüme, artma, artış
population= nüfus
rapid growth of population= hızlı nüfus artışı
(-Tartışmalı tek çocuk politikası- ülkenin/ülkedeki doğum oranını düşürmek için uygulamaya konuldu, bu da nüfus artış hızını yavaşlattı/ki bunun sonucunda nüfus artış hızı yavaşladı.)

Back in the 1950s, China's population was increasing by around 1.9% each year, after people were encouraged to have children to increase the workforce.
back in= ..dayken
* I learned back in high school.
  (Lisedeyken/Lise yıllarımda öğrendim.)
* We first met back in 1973.
  (İlk 1973 yılında/yılındayken tanışmıştık.)
to increase by something= bir şey oranında artmak/yükselmek/çıkmak/artış göstermek
* Production at this factory has increased by 20%.
  (Bu fabrikada üretim %20 arttı/artış gösterdi.)
around= yaklaşık, dolayında, civarında
each year= her sene/yıl
* Workers in France receive four weeks of paid vacation each year.
  (Fransa'da işçiler her yıl dört hafta ücretli izin alırlar/izne çıkarlar.)
after= yüzünden, nedeniyle
* After what she did to me, I'll never trust her again.
  (Bana yaptığı şeyden sonra/dolayı ona asla bir daha güvenmeyeceğim.)
* I'll never forgive him after what he said.
  (Söylediği şey sebebiyle onu asla affetmeyeceğim.)
people= insanlar (person= insan/tekil)
to be encouraged= teşvik edilmek
* Students are encouraged to contribute articles to the university magazine.
  (Öğrencilerin üniversite dergisinde makale/yazı yazmaları teşvik edilir/edilmektedir.)
to have children= çocuk yapmak, çocuk sahibi olmak
* I hope I live to see them get married and have children.
  (Umarım/İnşallah onların evlenip çocuk sahibi olduklarını görecek kadar yaşarım/ömrüm olur.)
workforce= iş gücü
(1950'lerde/1950'li yıllarda Çin nüfusu iş gücünü artırmak için çocuk yapmanın teşvik edilmesi nedeniyle her sene %1.9 civarında artıyordu/artmaktaydı.)

But the government decided that this was unsustainable, resulting in the one-child policy.
but= fakat, ama, lakin
government= hükümet, devlet yönetimi
this= bu (Burada nüfus artış oranına refer ediyor/karşılık geliyor.)
unsustainable= sürdürülemez, devam ettirilemez, altından kalkılamaz
to result in= sebep olmak, yol açmak, ile sonuçlanmak/neticelenmek, sonucunu doğurmak, meydana gelmek
* The university opened illegally in 2005 resulting in a police intervention.
  (Üniversite polis müdahalesiyle sonuçlanan/polisin müdahale etmesine yol açan olaylarla 2005 senesinde yasa dışı olarak/gayri resmi açıldı.)
(Fakat hükumet/devlet yönetimi bu nüfus artış oranının sürdürülemez olduğuna karar verdi ki bu da tek çocuk politikasını doğurdu.)

Those who flouted the rules were either fined, lost their jobs, or in some cases, mums were forced to abort their babies or be sterilised.
those= kimseler, kişiler
* I want to thank those who helped me.
  (Bana yardım edenlere/yardımcı olanlara teşekkür etmek istiyorum.)
to flout the rules= yasağa uymamak, yasağı delmek, yasağa karşı gelmek
* Some companies flout the rules and employ children as young as seven.
  (Bazı firmalar yasağa uymayıp yedi yaşındaki çocukları çalıştırıyor.)
either ... or ... = ya ... ya/veya/ya da ...
* If you want ice-cream, there's either raspberry, lemon or vanilla.
  (Dondurma istiyorsan ya frambuaz, ya limon ya da vanilyalı var.)
to be fined= para cezası verilmek, para cezasına çarptırılmak
* The man was nicked and fined.
  (Adam yakalandı/enselendi ve para cezasına çarptırıldı.)
to lose one's job= işini kaybetmek, işinden olmak
in some cases= bazı durumlarda, kimi zaman, bazen
mum= anne
to be forced to do something= bir şey yapmaya zorlanmak/mecbur bırakılmak, bir şey yapmak zorunda kalmak/bırakılmak
* The chairman of the board was forced to resign over the financial scandal.
  (Yönetim Kurulu Başkanı, mali skandal nedeniyle istifaya zorlandı/istifa etmek zorunda kaldı.)
to abort one's baby= bebeğini/çocuğunu aldırmak/düşürmek, kürtaj yapmak
* He paid for her to abort his baby.
  (Bebeğini aldırması/Kürtaj yapması için ona para verdi/ödedi.)
to be sterilised= kısırlaştırılmak
* Stray dogs should be sterilised.
  (Sokak köpekleri kısırlaştırılmalıdır.)
(Yasağı çiğneyen/Yasağa uymayan/Yasağa aykırı hareket eden kimseler ya para cezasına çarptırılıyor, işlerinden çıkarılıyor, ya da bazı durumlarda anneler/kadınlar zorla düşük yaptırılıyor veya kısırlaştırılıyordu.)

Some desperate parents gave up their babies, leaving them in so-called baby hatches.
some= bazı, kimi, bir takım
desperate parents= çaresiz aileler/ebeveynler/anne babalar
to give up= vazgeçmek, bırakmak, terk etmek
to leave something/someone in somewhere= bir şeyi/kimseyi bir yere bırakmak
so-called= sözde, sözüm ona, lafta, denilen
* I hate so-called "30 days" language courses.
  (Sözde otuz günlük dil kurslarını hiç sevmiyorum/kurslarına uyuz oluyorum.)
baby hatches= insanların bakmak istemedikleri bebeklerini bıraktıkları bebek bakım evleri/merkezleri
-Bakmak istemediğiniz/Sahip çıkmak istemediğiniz bebeği çöpe/kilise avlusuna bırakmayın, bu bölmelere/dolaplara bırakın, devlet ilgilensin.-
Dünyanın farklı ülkelerinde farklı isimlerle mevcut olan baby hatches merkezleri

(Kimi çaresiz aileler, sözüm ona bebek bakım merkezlerine bırakmak suretiyle/terk etmek çocuklarından vazgeçiyorlardı.)

It was for poor mums and dads who could not afford to keep their sick or disabled baby and so parents simply place a child in the hatch, press an alarm button and then leave them behind be taken care of by the state.
it= "baby hatch/bebek bakım merkezi"ne refer ediyor/karşılık geliyor.
to be for something= bir şey için olmak, bir şeye yönelik olmak
poor= fakir, gariban
mums and dads= anne babalar
could= ..ebilirlik/imkan/beceri manalarını veren "can" modalinin past/geçmiş zaman formu
* I could not sleep last night.
  (Dün gece uyuyamadım.)
to afford to do something= bir şey yapmaya maddi anlamda güç yetirmek/maddi gücü el vermek
to keep= bakmak, ilgilenmek
* We can't keep the baby.
  (Bebeğe bakamayız/Bebek bizde kalamaz.)
sick= hasta
disabled= engelli, özürlü
so= böyle, bu şekilde, bu durumdaki
* For this exercise, you have to put your hands like so.
  (Bu egzersizde ellerinizi böyle koymanız gerekiyor.)
simply= kolayca, basitçe, basit bir şekilde (uygulanması gereken bir sürü prosedürü olmadan)
to place something in something= bir şeyi bir şeyin içine koymak/bırakmak
hatch= açılır kapaklı bölme (anne babaların bebeklerini bıraktıkları bölme) bakınız resim
baby hatches merkezlerinin kullanma yönergesi, kapağı aç ve kapa, işte bu kadar!
to press an alarm button= alarm/ikaz düğmesine/butonuna basmak
to leave someone behind= ardında bırakmak, terk etmek
* I won't leave my baby behind.
  (Bebeğimi bırakmayacağım/bırakmam/terk etmeyeceğim/Bebeğimi almadan/Bebeğim olmadan gitmem.)
to be taken care of by= tarafından bakılmak/büyütülmek
* He is taken care of by his uncle.
  (Amcası tarafından bakılıyor/Ona amcası bakıyor.)
state= devlet
(Bebek bakım merkezleri hasta ya da özürlü bebeklerine bakamayacak kadar fakir olan gariban anne babalara yönelikti, böyle/bu durumdaki anne babalar çocuğu kolayca bölmeye yerleştirip alarm düğmesine basıyor ve devlet tarafından bakılmak/büyütülmek üzere çocuğunu bırakıyordu/terk ediyordu.)

Chinese families traditionally favour boys and so, if they can have only one child, some parents abandon girls and try again for a boy.
traditionally= geleneksel olarak, genelde, eski zamanlardan beri
to favour= tercih etmek, daha çok istemek/sevmek
* I generally favour travelling by night, when the roads are quiet.
  (Genelde gece seyahat etmeyi tercih ediyorum, bilirsin/hani yollar sakin oluyor ya.)
boy= erkek çocuk
and so= bu yüzden, bu nedenle, bundan ötürü
if= eğer, şayet, ..se/sa
they= onlar ("Chinese families/Çinli aileler"e refer ediyor/karşılık geliyor.)
to have a child= çocuk yapmak, çocuğu olmak, çocuk sahibi olmak
only one= sadece/yalnızca/tek bir tane
to abandon= terk etmek, bırakmak
* John abandoned his wife and joined the army.
  (John karısını terk edip/bırakıp orduya katıldı.)
girl= kız çocuk
to try again= tekrar/yeniden denemek
to try again for a boy= erkek çocuk sahibi olmak için tekrar hamile kalmaya çalışmak
(Çinli aileler genelde erkek çocukları tercih ettiği için, yalnızca bir çocuk sahibi olabileceklerinden, bazı aileler kız çocuklarını terk edip erkek çocuk için şanslarını bir daha deniyorlardı.)

Under the 2013 reform, couples in which one parent is an only child were allowed to have a second child.
under the 2013 reform= 2013 reformu çerçevesinde/kapsamında/doğrultusunda/gereğince
in which= ..dığı, .. olan
* Is that the film in which he kills his mother?
  (Bu onun, annesini öldürdüğü film değil mi?)
to be allowed to do something= bir şey yapmaya izin verilmek/izni olmak
* I'm allowed to leave this night.
  (Bu gece gitmeme/ayrılmama izin verildi.)
second= ikinci
to have a second child= ikinci bir çocuk yapmak, ikinci çocuğu yapmak/doğurmak
(2013 reformu kapsamında ebeveynlerden birinin tek çocuk olduğu/tek çocuklu aileden geldiği çiftlerin iki çocuk sahibi olmalarına izin verildi/müsaade edildi.)

China's working age population continued to shrink in 2013, for the first time in decades, made worse by the one-child policy.
working age population= çalışma yaşındaki nüfus
to continue= devam etmek, sürmek
* Prices will continue to rise.
  (Fiyatlar artmaya/yükselmeye devam edecek/yükselişini sürdürecek.)
to shrink= küçülmek, düşmek, azalmak
* Salt Lake continues to shrink.
  (Tuz Gölü küçülmeye devam ediyor.)
for the first time= ilk kez, ilk defa
for the first time in decades= onlarca yılın ardından ilk defa, bir kaç on yılın ardından ilk defa
to make worse by something= ile kötüleştirmek/ daha kötü bir hale getirmek
(Tek çocuk politikasının durumu daha da kötüleştirmesiyle, Çin'in çalışma yaşındaki nüfusu onlarca yılın ardından ilk defa 2013 senesinde düşüşünü sürdürdü.)

The drop means that China could be the first country in the world to get old before it gets rich.
drop= düşüş
to mean= anlamına gelmek, demek olmak, göstermek, ortaya koymak
* That doesn't mean she doesn't care.
  (Bu onun umursamadığı anlamına gelmiyor/gelmez/umursamadığını göstermez.)
world= dünya
to get old= yaşlanmak
* He is getting old, but he is as healthy as ever.
  (Yaşlanıyor ama sağlığından bir şey kaybetmiyor.)
before= ..meden önce
* Where did you live before coming to Bursa?
  (Bursa'ya gelmeden önce nerede yaşıyordun/oturuyordun/yaşadın/oturdun?)
it= o zamiri (country/ülke kelimesine refer ediyor/karşılık geliyor)
to get rich= zenginleşmek, zengin olmak
* His only purpose in life was to get rich.
  (Onun hayattaki tek amacı/hedefi zengin olmaktı.)
(Bu düşüş, Çin'in dünyada zenginleşmeden önce yaşlanan ilk ülke olabileceği anlamına geliyor/olabileceğini gösteriyor/ortaya koyuyor.)

Currently, there are no immediate details on the new policy or a time-frame for implementation.
currently= şu anda, halihazırda
immediate details on something= bir şeyle ilgili/bir şey hakkında direkt/birincil/yetkili ağızdan/kaynaktan alınan/öğrenilen detaylar/ayrıntılar
new= yeni
time-frame= süre, zaman, zaman dilimi/aralığı/çerçevesi
implementation= uygulama, yürürlüğe koyma, uygulamaya geçirme, hayata geçirme
(Şu anda yeni yasa ve yasanın ne zaman uygulamaya geçirileceği ile ilgili yetkililer tarafından herhangi bir ayrıntılı bilgi verilmiş değil.)

2 Kasım 2015 Pazartesi

Çeviri Çalışmaları 10

Learn English Through News / Haberlerle İngilizce



Sword Attack in Sweden
A man wielding a sword has killed one person and injured four more at a school in Sweden.
Early reports say a teacher died in the attack at the Kronan School in Trollhattan,
which is just north of Sweden's second largest city, Gothenburg.
The local NAL hospital said the four people injured were students who are "young but not kids".
They were taken to hospital and some have serious injuries and are being operated on.
The suspect, who's believed to have been wearing a mask, is in a serious condition after being shot by police.
Authorities say they were initially called to reports of a masked man, armed with a sword, on the premises, and that one person had been attacked at or near the school cafeteria.

english phrasal verb translate turkish çeviri örnek cümle
learn english news haberlerle ingilizce


----------------- ---------------
Sword Attack in Sweden
sword= kılıç
attack= saldırı
sword attack= kılıç saldırısı, kılıçlı saldırı
Sweden= İsveç
(İsveç'te Kılıçlı Saldırı)

A man wielding a sword has killed one person and injured four more at a school in Sweden. 
to wield= kullanmak, kullanmak üzere elle/eliyle kavrayıp tutmak
* She was confronted by a man wielding a knife.
  (Elinde bıçak olan/Bıçaklı bir adam onun önünü kesti/Önü elinde bıçak olan biri tarafından kesildi.)
to kill= öldürmek
* Tetanus continues to kill!
  (Tetanos öldürmeye/can almaya devam ediyor.)
person= kişi, şahıs
to injure= yaralamak
* He injured himself mountain climbing.
  (Dağa tırmanırken kendini yaraladı.)
four= dört
more= Burada "indefinite pronoun/belgisiz zamir" olarak kullanılmaktadır ve "person/kişi-insan" kelimesinin çoğuluna refer etmektedir.
* More will attend this year than ever before.
  (Bu sene hiç olmadığı kadar çok insan katılacak/gelecek.)
* I opened only two bottles but more were in the refrigerator.
  (Ben sadece iki şişe açtım ama buzdolabında daha çok şişe vardı/duruyordu.)
school= okul
(Kılıçlı biri İsveç'te bir okulda bir kişiyi öldürüp dört kişiyi de yaraladı.)

Early reports say a teacher died in the attack at the Kronan School in Trollhattan, which is just north of Sweden's second largest city, Gothenburg.
early reports say= İlk gelen haberlere göre, ilk belirlemelere göre
teacher= öğretmen
to die= ölmek, hayatını kaybetmek
* He died during surgery.
  (Ameliyat sırasında/esnasında öldü/hayatını kaybetti/can verdi.)
just= hemen
north= kuzey (yön)
second= ikinci
large= büyük
largest= en büyük
city= şehir
(İsveç'in ikinci büyük şehri Gothenburg'un hemen kuzeyinde yer alan Trollhattan'daki Kronan Okulu'nda gerçekleşen saldırıda ilk gelen haberlere göre bir öğretmen öldü/hayatını kaybetti.)

The local NAL hospital said the four people injured were students who are "young but not kids". 
local= yerel, bölgedeki
hospital= hastane
to say= açıklamak, söylemek, bildirmek
people= person yani insanın çoğulu
student= öğrenci
young= genç
kid= çocuk
(Yerel NAL hastanesi dört yaralının da çocuk yaşta olmayan/çocuk denilemeyecek/çok da küçük yaşlarda olmayan genç/ergen öğrenciler olduğunu bildirdi/açıkladı.)

They were taken to hospital and some have serious injuries and are being operated on.
they= bir önceki cümledeki "yaralı dört kişiye" refer ediyor.
to be taken to hospital= hastaneye götürülmek/kaldırılmak/sevk edilmek
* The man injured in the accident was taken to the hospital.
  (Kazada yaralanan adam hastaneye kaldırıldı/götürüldü.)
some= Yukarıda geçen "more" örneğinde olduğu gibi "indefinite pronoun/belgisiz zamir" olarak kullanılmaktadır ve "yaralı dört öğrenciden bazısı/kimi" anlamındadır.
* Some arrived before dawn.
  (Bazıları şafak sökmeden/hava aydınlanmadan vardılar/ulaştılar/geldiler.)
* Some like milk chocolate others prefer bitter chocolate.
  (Kimi sütlü çikolatayı severken diğerleri de bitter çikolatayı daha çok seviyor.)
to have serious injuries= ağır/ciddi şekilde yaralanmak/yara almak
to be operated on= ameliyata alınmak, ameliyat olmak
* He decided to be operated on.
  (Ameliyat olmaya karar verdi.)
(Hastaneye kaldırılan yaralı öğrencilerden kimisinin yaraları ağırdı ve ameliyata alındılar.)(diyerek hastane yetkilisi açıklamada bulundu.)

The suspect, who's believed to have been wearing a mask, is in a serious condition after being shot by police.
suspect= şüpheli, sanık, zanlı
to be believed to= olduğuna inanılmak, olduğu sanılmak/düşünülmek
* The second offender is believed to be about 50 years old.
  (Faillerden ikincisinin elli yaşlarında olduğu sanılıyor.)
to wear a mask= maske takmak
to be in a serious condition= sağlık durumu ağır olmak/ciddiyetini korumak, hayati tehlikesi bulunmak
after= sonucunda, üzerine, dolayı, nedeniyle
to be shot by police= polis tarafından vurulmak
(Maske giydiği/Maskeli olduğu sanılan/düşünülen zanlının polis tarafından vurulmasının ardından sağlık durumu ciddiyetini koruyor.)

Authorities say they were initially called to reports of a masked man, armed with a sword, on the premises, and that one person had been attacked at or near the school cafeteria.
authorities= yetkililer
initially= başta, başında, öncesinde, önceden
to be called to something= telefonla bir şeyin haberi/bilgisi verilmek/gelmek
* Firefighters were called to a blaze at a school.
  (İtfaiyeye okulda yangın olduğu haberi verildi/ulaştırıldı.)
reports of= birşeyin ihbarı/bilgisi/raporu/haberi
masked man= maskeli adam/biri
armed with a sword= kılıç taşıyan, kılıçlı
premises= bina çevresi, bina ve arazisi
to attack= saldırmak, saldırıda bulunmak
* Tom attacked him with a baseball bat.
  (Tom ona beyzbol sopasıyla saldırdı.)
near= yakını, civarı, çevresi
school cafeteria= okul kantini
(Yetkililer kendilerine en başta okul binası çevresinde maskeli ve kılıçlı bir adamın ihbarının/bilgisinin ulaştığı/geldiği ve o kişinin/şahsın da okul kantini ve civarında saldırı gerçekleştirdiği açıklamasında bulundular.)

29 Ekim 2015 Perşembe

Çeviri Çalışmaları 9

Learn English Through News / Haberlerle İngilizce


Bombings in Turkey
Thousands of people have taken part in protests in Turkey, one day after twin explosions killed at least 95 people outside the capital's main train station.
The suspected suicide bomb attack left hundreds injured, 65 remain in intensive care, while pro-Kurdish politicians put the death toll as high as 126.
Protestors today chanted anti-government slogans while some accused President Erdogan and the ruling AK Party of being responsible for the violence.
The Turkish government has described yesterday's bombing in Ankara as a terrorist attack, the most deadly of its kind on Turkish soil.
Today, a senior government official said parliamentary elections set for November 1st will go ahead as planned,
but said security will be stepped up at election rallies and the election will be held in a secure way.

ingilizce türkçe çeviri haber kelime örnek cümle turkish translate
learn english news haberlerle ingilizce

------ -----
Bombings in Turkey
(Türkiye'de Bombalı Eylemler)

Thousands of people have taken part in protests in Turkey, one day after twin explosions killed at least 95 people outside the capital's main train station.
thousands of= binlerce
* Every year thousands of visitors flock to Seattle.
  (Her yıl binlerce ziyaretçi/turist, Seattle'a akın ediyor.)
to take part in something= bir şeye katılmak, iştirak etmek
* Will you take part in the ceremony?
  (Törene katılacak mısın?)
to take part in protests= eylemlere/protesto gösterilerine katılmak
protest= gösteri, protesto, eylem
* It seems the protests won't stop in Egypt.
  (Mısır'da gösteriler/protestolar sona ermeyecek/durmayacak gibi görünüyor.)
one day/two days after something= bir şeyden bir gün/iki gün sonra
* She died two days after his arrival.
  (Gelişinden/Geldikten iki gün sonra öldü.)
twin explosions= iki/çifte patlama
to kill= öldürmek
at least= en az, asgari
outside= dışında
capital= başkent
(Başkentteki ana tren garının dışında en az 95 insanın öldürüldüğü/öldüğü çifte patlamadan bir gün sonra Türkiye'de binlerce insan protesto gösterilerine katıldı/binlerce insanın katıldığı gösteriler düzenlendi/gerçekleşti.)

The suspected suicide bomb attack left hundreds injured, 65 remain in intensive care, while pro-Kurdish politicians put the death toll as high as 126.
suspected= sanılan, şüphelenilen, kuşkulanılan, diye/olduğu düşünülen
* You can also help improve the web for everyone by reporting suspected malicious sites.
  (Siz de kötü amaçlı olduğundan şüphelenilen siteleri raporlayarak web'in herkes için daha iyi bir ortam olmasına yardımcı olabilirsiniz.)
suicide bomb attack= canlı bomba saldırısı, intihar bombacısı eylemi/saldırısı
to leave (left)= olmasına neden olmak, yol açmak, ile sonuçlanmak, geride bırakmak
* Flooding during the last two months in Bulgaria has killed at least 50 people, hundreds of cattle and left thousand of people homeless, according to civil defence officials.
  (Sivil savunma yetkililerinin açıklamalarına göre, Bulgaristan'da son iki aydır meydana gelen seller en az 50 kişinin ölümüne, yüzlerce büyükbaş hayvanın telef olmasına ve binlerce kişinin evsiz kalmasına neden oldu.)
* Serbia currently suffers from an economic crunch that has left hundreds of thousands without jobs.
  (Sırbistan şu anda yüz binlerce insanın işini kaybettiği bir ekonomik kriz yaşıyor.)
* Childhood problems often leave emotional scars.
  (Çocukluk sorunları çoğunlukla duygusal/ruhsal hasarlara sebep olur/yol açar.)
injured= yaralı
to remain in intensive care= yoğun bakımda kalmak/tutulmak
while= oysa, oysaki, halbuki, fakat, ..iken, aksine, iki farklı/zıt fikirden/ gerçekten/durumdan bahsederken
* Nobody gave him a hand when he was in difficulty, while he had been helpful to everybody in past.
  (Zor zamanında ona kimse yardımcı olmadı, halbuki/oysa o geçmişte herkese yardımcı olmuştu.)
* Flats are expensive, while houses are cheap.
  (Apartman daireleri pahalı oysa/halbuki evler ucuz/Apartman daireleri pahalıyken evler ucuz.)
pro- = yanlısı, taraftarı, destekçisi, destekleyen
* He was pro-Russian.
  (Rusya yanlısı/taraftarı biriydi/Rus destekçisiydi.)
pro-Kurdish politicians= Kürt yanlısı siyasetçiler/siyasiler/politikacılar
to put= açıklamak, ilan etmek, duyurmak, ifade etmek, dile getirmek
* I put my objections bluntly.
  (Ben itirazımı açık açık/dobra dobra söylerim/ifade ederim.)
death toll= ölü sayısı, toplam ölü sayısı, ölenlerin sayısı
to put the death toll as= ölü sayısını ... olarak açıklamak/duyurmak/ilan etmek
(Canlı bomba olduğu düşünülen saldırıda 65'i yoğun bakımda olmak üzere yüzlerce kişi yaralandı, fakat Kürt yanlısı siyasetçiler ölü sayısını 126 olarak daha yüksek açıkladılar/ilan ettiler.)

Protestors today chanted anti-government slogans while some accused President Erdogan and the ruling AK Party of being responsible for the violence.
protestor= gösterici, eylemci, protestocu
to chant slogans= slogan atmak
anti-government= hükümet karşıtı/aleyhine
to chant anti-government slogans= hükümet karşıtı slogan atmak
some= kimi, kimisi, bazıları, kimi/bazı/bir takım insanlar
* Some think he is dead.
  (Kimileri onun ölü olduğunu/öldüğünü düşünüyor.)
* The result came as a surprise to some.
  (Bu sonuç kimilerine/bazılarına/bazı insanlara sürpriz oldu/Bazıları bu sonucu beklemiyordu.)
to accuse someone of something/doing something= birini bir şeyle/bir şey yapmakla suçlamak/itham etmek/eleştirmek
* The Turkish government accuse European countries of giving support to the PKK.
  (Türk hükümeti Avrupa ülkelerini PKK'ya destek vermekle suçluyor/itham ediyor.)
* He accused me of being a liar.
  (Beni yalancılıkla/yalancı olmakla/yalan söylemekle suçladı/itham etti.)
ruling= iktidar, yönetim, hükümet, iktidardaki, yönetimdeki
* I voted for the ruling party in last elections.
  (Son seçimlerde iktidar partisine/iktidardaki partiye oy verdim/oy attım/Son seçimlerde oyumu iktidar partisine verdim.)
responsible for something= bir şeyden sorumlu, bir şeyin sorumlusu/müsebbibi
* If that is true then he is not responsible for the accident.
  (Eğer bu doğruysa kazadan o sorumlu değil, kazanın sorumlusu/müsebbibi o değil.)
responsible for the violence= şiddetin sorumlusu
(Bazı insanlar şiddetin sorumlusu olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan ve iktidardaki Ak Partiyi suçlarken eylemciler hükumet karşıtı/aleyhinde slogan attılar.)

The Turkish government has described yesterday's bombing in Ankara as a terrorist attack, the most deadly of its kind on Turkish soil.
Turkish government= Türk hükümeti/yönetimi
to describe something/someone as something= bir şeyi/kimseyi bir şey olarak nitelemek/tanımlamak/görmek/kabul etmek/saymak, bir şeyin bir şey olduğunu belirtmek/ifade etmek/söylemek
* Commentators have described the sound of vuvuzelas as "annoying" and "satanic".
  (Maç spikerleri vuvuzelaların sesini "rahatsız edici" ve "şeytani" olarak tarif ettiler/nitelediler/ifade ettiler.)
* Paramedics described the scene as a battlefield.
  (Sağlık görevlileri olay yerini savaş alanı olarak nitelediler/olay yeri için savaş alanı tanımlaması/benzetmesi yaptılar.)
yesterday's bombing in Ankara= Ankara'daki dünkü bombalama eylemi, Ankara'da dün yaşanan/meydana gelen bombalama eylemi
terrorist attack= terör saldırısı/eylemi
to describe something as a terrorist attact= ..yı terörist saldırı olarak nitelemek
its kind= türünün (burada terör saldırısına refer ediyor.)
the most deadly of its kind= en ölümcül/en fazla ölü sayısının meydana geldiği terör saldırı, en kanlı terör saldırısı
Turkish soil= Türk toprakları, Türkiye devleti/ülkesi
the most deadly of its kind on Turkish soil= Türkiye'deki en kanlı terör saldırısı/eylemi
(Türk hükümeti dün Ankara'da yaşanan bombalama eylemini bir terör saldırısı olarak niteleyip Türkiye'deki en kanlı terör saldırısı/eylemi olduğunu söyledi.)

Today, a senior government official said parliamentary elections set for November 1st will go ahead as planned, but said security will be stepped up at election rallies and the election will be held in a secure way.
senior government official= üst düzey hükumet yetkilisi, hükumetin ileri gelenlerinden/önemli isimlerinden
to say= söylemek
parliamentary election= parlamento/meclis/milletvekili seçimi, genel seçim
to set = (tarihini/gününü/saatini) kararlaştırmak/belirlemek
* Have they set a date for the wedding?
  (Düğün için bir tarih belirlediler mi/Düğün tarihini belirlediler mi/kararlaştırdılar mı?)
* Kosovo currently is without a parliament, and all eyes are on the upcoming snap elections, set for December 5th.
  (Şu anda Kosova meclissiz durumda ve tüm gözler 5 Aralık'ta/Aralık'ın 5'inde yapılacak erken seçimlere çevrilmiş durumda.)
to go ahead as planned= planlandığı/kararlaştırıldığı gibi/üzere devam etmek/sürmek
* The organisers of the marathon said that the event would go ahead, regardless of the weather conditions.
  (Maraton organizatörleri, hava şartları/durumu ne olursa olsun organizasyonun devam edeceğini/organizasyona devam edileceğini söyledi.)
security= güvenlik
to step up= arttırmak, yükseltmek
* Security at the airport has been stepped up since the bomb scare.
  (Bomba alarmından bu yana havaalanında güvenlik-tedbirleri/seviyesi/önlemleri- arttırıldı.)
  (Havaalanı güvenliği bomba ihbarı dolayısıyla arttırıldı/bombalı eylem endişesiyle arttırıldı.)
election rally= seçim mitingi, seçim propaganda toplantısı
to hold= düzenlemek, yapmak, gerçekleştirmek
* We have to rent a room to hold the party in.
  (İçinde/İçerisinde partiyi yapmak için/üzere bir oda kiralamamız lazım.)
to be held= düzenlenmek, yapılmak, gerçekleştirilmek
* Rio's carnival is held in February.
  (Rio karnavalı Şubat ayında yapılıyor/düzenleniyor.)
* The vote would be held Tuesday.
  (Oylama Salı günü yapılacak/gerçekleşecek.)
in a secure way= güvenli bir şekilde, emniyet içinde
(Bugün, üst düzey bir hükumet yetkilisi 1 Kasım'da yapılacak milletvekili seçimlerinin takviminin planlandığı gibi işleyeceğini ama seçim mitinglerinde güvenliğin arttırılacağını ve seçimlerin güvenli bir şekilde yapılacağını söyledi/ifade etti.)

25 Ekim 2015 Pazar

Çeviri Çalışmaları 7

Learn English Through News / Haberlerle İngilizce


Is Crossing Your Legs Bad For You?

Should you avoid sitting on a chair with your legs crossed?
Of course it is true that if you spend too much time in exactly the same position, eventually your leg or your foot can go numb.
This is because crossing the legs can put pressure on the peroneal nerve behind the knee, which supplies sensation to the lower legs and feet.
But if you do give yourself pins and needles this way, it is only temporary.
Maintaining a particular posture for many, many hours can however lead to a condition called peroneal nerve palsy resulting in "foot drop" where you can’t lift the front part of your foot and toes.
So how about blood pressure?
When you get it checked, the doctor or nurse tends to ask you to rest your arm on the chair or table and to uncross your legs, putting your feet flat on the floor.
The fear is that crossed legs might skew the reading by temporarily raising your blood pressure.

haberlerle ingilizce öğren
Learn English Through News Haberlerle İngilizce

-------------- ---------------
Is Crossing Your Legs Bad For You?
to cross (one's) legs= Bacak bacak üstüne atmak, ayak ayak üstüne atmak
* She sat down and crossed her legs.
  (Oturup bacak bacak üstüne attı.)
to be bad for someone/something= ..e zararı/zararlı olmak, zarar vermek
* Do you think that TV is bad for kids?
  (Televizyonun çocuklar için zararlı olduğunu düşünüyor musun/Sence TV çocuklar için zararlı mı?)
(Bacak Bacak Üstüne Atmak Zararlı mı?/Ayak Ayak Üstüne Atmanın Bir Zararı Var mı?)

Should you avoid sitting on a chair with your legs crossed?
to avoid doing something= bir şeyi yapmaktan kaçınmak/sakınmak/çekinmek/uzak durmak/bir şeyi yapmamaya çalışmak/dikkat etmek
* He swerved the car to the left to avoid hitting the dog.
  (Köpeğe çarpmaktan kaçınmak/çarpmamak için arabayı/direksiyonu birden sola kırdı.)
to sit on a chair with one's legs crossed= sandalyede bacak bacak üstüne atıp oturmak/atılı vaziyette oturmak
(Sandalyede/Koltukta otururken bacak bacak üstüne atmaktan kaçınmak gerekir mi/kaçınılmalı mıdır?)

Of course it is true that if you spend too much time in exactly the same position, eventually your leg or your foot can go numb.
to spend time= vakit/zaman geçirmek/harcamak
* I want to spend more time with my family.
(Ailemle daha çok zaman geçirmek/Aileme daha çok zaman harcamak/ayırmak istiyorum.)
exactly the same position= tamamen aynı/sabit pozisyon/duruş/oturuş, hiç değiştirilmeyen pozisyon/duruş/oturuş
to spend too much time in exactly the same position= uzun süre aynı/sabit pozisyonda durmak/vakit geçirmek, uzun süre duruşunu/oturuşunu değiştirmemek
eventually= zamanla, sonunda, er ya da geç
to go numb= (ayak vb) uyuşmak, karıncalanmak
* If your hand gets caught in the beam, it's gonna go numb for hours.
  (Eğer ellerin ışına yakalanırsa/ışında kalırsa, saatlerce uyuşacaktır/uyuşuk kalır.)
(Uzun süre aynı pozisyonda oturmanın zamanla bacak veya ayaklarda uyuşmaya neden olabileceği şüphesiz bir gerçektir.)

This is because crossing the legs can put pressure on the peroneal nerve behind the knee, which supplies sensation to the lower legs and feet. 
this is because= bunun nedeni, böyle olmasının nedeni/sebebi, zira, çünkü
to put pressure on something= bir şeyin üzerine baskı yapmak/uygulamak, bir şeyi sıkıştırmak/zorlamak/bastırmak
* Put pressure on the wound to stop the bleeding.
  (Kanamayı durdurmak/kesmek için yaranın üzerine bastırın/baskı uygulayın.)
to supply something to= ...ya bir şey sağlamak/temin etmek
(Böyle olmasının nedeni/Ayaklarda uyuşmanın meydana gelmesinin nedeni bacak bacak üstüne atıldığında dizin arkasında bulunan ve bacakların alt kısmı ile ayaklarda hissi sağlayan peroneal sinir üzerinde baskı meydana gelebilmesidir/oluşabilmesidir.)

But if you do give yourself pins and needles this way, it is only temporary.
to give= (hastalık vb) geçirmek, yaşamak, hissetmek
this way= böylesi, bu şekilde, böyle
(Eğer kendinizde bu şekilde bir uyuşma/karıncalanma hissederseniz/karıncalanma yaşarsanız, bu durum geçicidir/uzun sürmez.)
(Fakat bu şekildeki bir uyuşma geçicidir/uzun sürmez.)

Maintaining a particular posture for many, many hours can however lead to a condition called peroneal nerve palsy resulting in "foot drop" where you can't lift the front part of your foot and toes.
to maintain= sürdürmek, devam ettirmek, korumak, bozmamak
* We have to maintain the equilibrium.
  (Tarafsızlığımızı korumalıyız/sürdürmeliyiz/bozmamalıyız/Tarafsız kalmaya devam etmeliyiz.)
to maintain a particular posture= belli bir duruşu devam ettirmek/bozmamak, aynı duruşta/pozisyonda durmaya devam etmek/durmayı sürdürmek
to lead to= ..ya yol açmak, sebebiyet vermek, neden olmak
* This may lead to misunderstandings.
  (Bu yanlış anlamalara yol açabilir/neden olabilir/sebebiyet verebilir.)
to result in= ile sonuçlanmak/neticelenmek, sonucunu doğurmak, meydana gelmek
* All hepatitis don't result in cirrhosis.
  (Bütün hepatitler sirozla sonuçlanmaz/neticelenmez.)
foot drop= ayak düşmesi adı verilen hastalık/rahatsızlık. Ayak bileği yukarı doğru hareket ettirilemez.
to lift= yukarı kaldırmak/hareket ettirmek
* Lift your head and hold it high.
  (Başını kaldır ve dik tut.)
(Bununla birlikte belli bir pozisyonda saatlerce sabit durmak ayağın ön kısmı ile parmakların yukarı kaldırılamadığı/hareket ettirilemediği ayak düşmesi rahatsızlığıyla sonuçlanan peroneal sinir paralizi denilen/adı verilen bir duruma yol açabilir/neden olabilir.)

So how about blood pressure? 
blood pressure= kan basıncı, tansiyon
(Peki ya tansiyon?/Peki bacak bacak üstüne atmanın tansiyon üzerinde bir etkisi var mı?)

When you get it checked, the doctor or nurse tends to ask you to rest your arm on the chair or table and to uncross your legs, putting your feet flat on the floor. 
to get something checked= bir şeyi kontrol ettirmek/baktırmak/ölçtürmek
not= "to get something done/verb3" kalıbı causetive/ettirgen yapı kalıbıdır. Bir işi başkasına yaptırmak anlamı verir. İşi yaptırdığımız kişi önemli değil, işi başkasının yapması önemlidir.
* I got my hair cut.
  (Saçımı kestirdim.)
to tend to= genellikle, çoğu kez, sıkça, hep
* When I was younger, you used to get double-decker all over England but now you only tend to see them in the big cities.
  (Ben gençken, çift katlı otobüsleri İngiltere’nin her yerinde görebilirdiniz, fakat şimdi sadece genellikle büyük şehirlerde görebilirsiniz.)
to ask someone to do something= bir kimseden bir şey yapmasını istemek/rica etmek
* He's asked me to show you around.
  (Benden sizi etrafı gezdirmemi istedi/rica etti.)
to rest something on= bir şeyi bir şeye/bir şeyin üzerine dayamak/yaslamak/koymak
* If you get tired, you can rest your head on my shoulder.
  (Eğer yorulursan/yorulduysan, başını omzuma yaslayabilirsin/koyabilirsin/dayayabilirsin.)
feet flat= ayak tabanı
to put something on= bir şeyi bir şeyin üzerine koymak
* Put the book on the desk.
  (Kitabı masanın üzerine koy.)
(Tansiyonunuza baktırırken doktor ya da hemşire genellikle kolunuzu sedye veya masa üzerine koymanızı, bacak bacak üstüne atmadan tabanlarınızı yere koymanızı/dayamanızı ister.)

The fear is that crossed legs might skew the reading by temporarily raising your blood pressure.
the fear is that= tansiyon ölçümünde kol ve ayakların serbest bırakılması şu riskten/endişeden dolayıdır.
to skew= çarpıtmak, saptırmak, değiştirmek, etkilemek
* However, in these studies, factors such as religion may skew the results.
  (Ancak/Bununla birlikte bu çalışmada inanç gibi faktörler sonuca etki etmiş olabilir/sonucun farklı çıkmasına sebebiyet vermiş olabilir.)
reading= ölçüm, rakamsal/sayısal değer, bulgu, gösterge, derece
* Take a reading from the thermometer.
  (Termometreye bakıp ölçüm al.)
* The gauge must be giving a faulty reading.
  (Ölçü aleti/Sayaç hatalı ölçüm yapmış olmalı.)
to skew the reading= ölçümü/değeri/sonucu etkilemek/saptırmak/değiştirmek
to raise= (miktarı/sayıyı) yükseltmek, artırmak, büyütmek, yukarı çıkarmak
* They can raise your rent.
  (Kiranızı artırabilirler/yükseltebilirler.)
(Bacak bacak üstüne atmanın kan basıncını/tansiyonu geçici olarak yükseltip/artırıp ölçüme etki edebileceği riski bulunmaktadır/endişesi/kaygısı duyulmaktadır.)

15 Ekim 2015 Perşembe

Çeviri Çalışmaları 6

Learn English Through News / Haberlerle İngilizce


Playboy to drop naked women images

Playboy magazine is to stop publishing images of naked women as part of its redesign, it has emerged.
Its US owners say the internet has made nudity outdated, and pornographic magazines are no longer so commercially viable, the New York Times reports.
Playboy's circulation has dropped from 5.6 million in the 1970s to the current 800,000, official figures show.
However, the magazine will still feature women in provocative poses - though not fully nude.
The decision was apparently taken last month at a meeting attended by Playboy founder and current editor-in-chief Hugh Hefner.
Magazine executives admitted that Playboy - which was founded in 1953 - had been overtaken by the changes it pioneered, according to the New York Times.
"That battle has been fought and won," Playboy chief executive Scott Flanders is quoted as saying by the newspaper.
"You're now one click away from every sex act imaginable for free. And so it's just passe at this juncture."
Gone, too, are the days when interviews with figures of the stature of Martin Luther King Jr, Malcolm X and Jimmy Carter made Playboy so culturally and politically significant, says the BBC's Nick Bryant in New York.

Playboy's website has already banished nudity, partly to give it access to social media platforms like Facebook and Twitter. And its popularity has soared, with web traffic quadrupling.


haberlerle ingilizce öğrenmek
Learn English Through News Haberlerle İngilizce

-------------- ---------------
Playboy to drop naked women images
to drop= son vermek, sonlandırmak, bitirmek, devam etmemek, yapmayı bırakmak
* I'm going to drop yoga and do aerobics instead.
  (Yoga yapmayı bırakacağım, onun yerine aerobik yapacağım.)
to drop naked women images= çıplak kadın fotoğrafları yayınlamaya son vermek
(Playboy dergisi çıplak kadın fotoğrafları yayınlamaya son verecek/veriyor/fotoğraflarını yayınlamayı bırakıyor/terk ediyor)
(Playboy dergisinde artık/bundan böyle çıplak kadın fotoğrafları yayınlanmayacak)
(Playboy'da çıplak kadın fotoğraflarına son)
= (Playboy to stop publishing images of nude women)
   (Playboy to no longer feature nude women)
   (Playboy magazine abandons nudity)
   (Playboy magazine will no longer print pictures of fully naked women)
not: gelecekte planlanmış eylemlerin ifadesinde kullanılan "be to do something" kalıbı gazete manşetlerinde "be" düşürülerek kullanılır. Bu manşet aslında "Playboy is to drop naked women images" şeklinde idi.

Playboy magazine is to stop publishing images of naked women as part of its redesign, it has emerged.
to stop publishing images of naked women= çıplak kadın fotoğrafları yayınlamayı bırakmak
as part of= kapsamında, çerçevesinde, bağlamında, ..nın bir parçası/gereği olarak
to emerge= ortaya çıkmak, açığa çıkmak, öğrenilmek
* It emerged that he had saved a child by donating his kidney.
  (Böbreğini bağışlayarak bir çocuğun hayatını kurtardığı öğrenildi/ortaya çıktı.)
(Playboy dergisinin yeni tasarımının bir parçası/gereği olarak/yeni tasarım çalışmaları kapsamında/çerçevesinde/doğrultusunda çıplak kadın fotoğrafları yayınlamayı bırakacağı/bıraktığı/artık/bundan sonra yayınlamayacağı öğrenildi/ortaya çıktı.)

Its US owners say the internet has made nudity outdated, and pornographic magazines are no longer so commercially viable, the New York Times reports.
to make something outdated= bir şeyi demode/modası geçmiş kılmak/haline getirmek
no longer= artık, bundan böyle (cümleye olumsuz/negatif mana katar.)
I am no longer the person I used to be. 
  (Ben artık eski ben değilim.)

viable= uygulanabilir, hayata geçirilebilir, yapılabilir, gerçekleştirilebilir
commercially viable= ticari olarak/ticareten yapılabilir, ticareti yapılırsa kâr/kazanç elde edilebilir

to report= bildirmek, haber vermek
(The New York Times gazetesinin haberine göre, Playboy dergisinin Amerikalı sahipleri, internetin çıplaklığı demode kıldığını/İnternet ile çıplaklığın modasının geçtiğini, pornografik dergilerin/yayınların artık ticari olarak çok/pek bir geçerliliklerinin kalmadığını/çok elverişli olmadığını/ticareten pek mantıklı olmadığını söylüyor/ifade ediyor.

Playboy's circulation has dropped from 5.6 million in the 1970s to the current 800,000, official figures show.
to drop= (miktar/fiyat/sayı vb) düşmek, gerilemek, azalmak
* We had to drop our prices because of the recession.
  (Resesyon/Durgunluk sebebiyle fiyatları düşürmek/aşağı çekmek zorunda kaldık.)
official figures= resmi rakamlar, yayınlanan/ilan edilen rakamlar
to show= göstermek, ortaya koymak
(Resmi rakamlar Playboy dergisinin tirajının 1970'lerdeki 5.6 milyondan bugün 800 bine düştüğünü/gerilediğini gösteriyor/söylüyor.)
(Resmi rakamlara göre Playboy dergisinin tirajı 1970'lerde 5.6 milyon iken bugün 800 bine düştü/geriledi.)

However, the magazine will still feature women in provocative poses - though not fully nude.
still= yine, yine de, gene
to feature= yayınlamak, (dergide vb) yer vermek
* The next issue will feature articles on divorce.
  (Gelecek sayıda boşanma konusunda/boşanmayla ilgili yazılar yayınlanacak/yer alacak.)
woman in provocative poses= tahrik edici şekilde poz veren kadın, seksi duyguları canlandıracak/harekete geçirecek şekilde duran kadın
though= ..se bile, ..se de, gerçi, her ne kadar
(Fakat/Bununla birlikte dergi tamamen/bütünüyle çıplak olmasa da tahrik edici/baştan çıkarıcı/kışkırtıcı kadın fotoğrafları yayınlamaya devam edecek/yayınlamayı/kullanmayı sürdürecek/fotoğraflarına yer vermeye devam edecek/yer vermeyi sürdürecek.)

The decision was apparently taken last month at a meeting attended by Playboy founder and current editor-in-chief Hugh Hefner.
apparently= anlaşılan, belli ki, öyle görünüyor ki, galiba
to take a decision= karar almak, karar vermek, karara varmak 
to attend= katılmak, iştirak etmek
(Bu kararın Playboy dergisinin kurucusu ve şimdiki/bugünkü baş editörü/genel yayın yönetmeni olan Hugh Hefner'in de katıldığı geçen ayki bir toplantıda alındığı anlaşılıyor/tahmin ediliyor.)

Magazine executives admitted that Playboy - which was founded in 1953 - had been overtaken by the changes it pioneered, according to the New York Times.
to admit= itiraf etmek, kabul etmek
to be found in= ...da kurulmak/temeli atılmak
to overtake(başarı vb olarak) geride bırakmak, geçmek, sollamak, üstün çıkmak
* Television soon overtook the cinema as the most popular form of entertainment.
  (Televizyon kısa bir zamanda en popüler/en çok kullanılan eğlence şekli olarak sinemayı geride bıraktı/geçti/solladı.)
to pioneer= öncülük etmek/yapmak, çığır açmak, kapı açmak
* He pioneered in the development of airplanes.
  (Uçakların geliştirilmesine öncülük etti.)
according to= ..e göre, ..e bakılırsa
(New York Times gazetesinin haberine göre, derginin yöneticileri 1953 yılında kurulan/yayın hayatına başlayan playboy dergisinin, bizzat kendisinin öncülük ettiği/başlattığı değişimin gerisinde kaldığını/değişimin hızına yetişemediğini/değişimle baş edemediğini itiraf/kabul ediyorlar.)

"That battle has been fought and won," Playboy chief executive Scott Flanders is quoted as saying by the newspaper.
to fight= mücadele etmek
to win= kazanmak, galip gelmek
to quote: aktarmak, alıntı yapmak
(Gazetenin aktardığı/alıntı yaptığı konuşmasında/sözlerinde Playboy dergisinin icra kurulu başkanı/baş yöneticisi Scott Flanders "O savaş/mücadele verildi ve kazanıldı."

"You're now one click away from every sex act imaginable for free. And so it's just passe at this juncture."
to be one click away from= ..dan bir tık uzakta olmak, ..nın bir tık uzağında olmak
imaginable= hayal edilebilir, düşünülebilir, akla gelebilecek
for free= bedava, parasız, ücretsiz, beleşe
and so: bu nedenle, bu yüzden, bundan dolayı/ötürü
passe= demode, eskide kalmış, modası geçmiş
juncture= dönem, devir, zaman
(Artık/Bugün aklınıza gelebilecek her cinsel/seksüel şey bedavaya/ücretsiz olarak bir tık uzağınızda duruyor/bir tıkla elinizin altında. Bu nedenle bu dönemde/zamanda dergide çıplak kadın fotoğrafı yayını demode/modası geçmiş kalıyor diye söyledi.)

Gone, too, are the days when interviews with figures of the stature of Martin Luther King Jr, Malcolm X and Jimmy Carter made Playboy so culturally and politically significant, says the BBC's Nick Bryant in New York.
gone= geride kalmış, mazi olmuş
figure= şahsiyet, kişi
stature= prestij, itibar, önem
figures of the stature= prestijli/önemli kişiler/isimler/şahsiyetler, prestij sahibi kişiler/şahsiyetler
to make something significant= bir şeyi önemli hale getirmek/önemli kılmak, bir şeye önem kazandırmak
(BBC New York muhabiri Nick Bryant; Martin Luther King'in oğlu, Malcolm X ve Jimmy Carter gibi önemli kişilerle yapılan röportajların Playboy dergisini kültürel ve siyasal olarak önemli kıldığı günlerin de artık geride kaldığını söylüyor.)

Playboy's website has already banished nudity, partly to give it access to social media platforms like Facebook and Twitter. 
already= çoktan, zaten, daha önceden
to banish= çıkarmak, durdurmak, son vermek, bitirmek
partly= kısmen, bir ölçüde
to give someone/something access to= bir şeyi bir şeye bağlamak/erişimini sağlamak
* The highway will also give Kosovo access to the Adriatic Sea.
  (Otoyol ayrıca Kosova'yı Adriyatik Denizine bağlayacak.)
(Playboy dergisinin internet sitesi, sırf bu yüzden olmasa da Facebook ve Twitter gibi sosyal medya platformlarına girebilmek/platformlarında boy göstermek/platformlarından yararlanmak için zaten daha önceden çıplak kadın fotoğrafları yayınlamaya son vermişti/yayınlamayı durdurmuştu.)

And its popularity has soared, with web traffic quadrupling.
to soar= hızla yükselmek/artmak
to quadruple= dört kat/misli artmak, dört katına çıkmak/çıkarmak
(Böylece ziyaretçi sayısı dört kat artarak sitenin popülaritesinde/siteye rağbette büyük artış yaşandı/meydana geldi.)
(Dergi böylece internet trafiğini dört katına çıkarmayı başarmıştı.)