haberler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
haberler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Kasım 2015 Pazartesi

Çeviri Çalışmaları 10

Learn English Through News / Haberlerle İngilizce



Sword Attack in Sweden
A man wielding a sword has killed one person and injured four more at a school in Sweden.
Early reports say a teacher died in the attack at the Kronan School in Trollhattan,
which is just north of Sweden's second largest city, Gothenburg.
The local NAL hospital said the four people injured were students who are "young but not kids".
They were taken to hospital and some have serious injuries and are being operated on.
The suspect, who's believed to have been wearing a mask, is in a serious condition after being shot by police.
Authorities say they were initially called to reports of a masked man, armed with a sword, on the premises, and that one person had been attacked at or near the school cafeteria.

english phrasal verb translate turkish çeviri örnek cümle
learn english news haberlerle ingilizce


----------------- ---------------
Sword Attack in Sweden
sword= kılıç
attack= saldırı
sword attack= kılıç saldırısı, kılıçlı saldırı
Sweden= İsveç
(İsveç'te Kılıçlı Saldırı)

A man wielding a sword has killed one person and injured four more at a school in Sweden. 
to wield= kullanmak, kullanmak üzere elle/eliyle kavrayıp tutmak
* She was confronted by a man wielding a knife.
  (Elinde bıçak olan/Bıçaklı bir adam onun önünü kesti/Önü elinde bıçak olan biri tarafından kesildi.)
to kill= öldürmek
* Tetanus continues to kill!
  (Tetanos öldürmeye/can almaya devam ediyor.)
person= kişi, şahıs
to injure= yaralamak
* He injured himself mountain climbing.
  (Dağa tırmanırken kendini yaraladı.)
four= dört
more= Burada "indefinite pronoun/belgisiz zamir" olarak kullanılmaktadır ve "person/kişi-insan" kelimesinin çoğuluna refer etmektedir.
* More will attend this year than ever before.
  (Bu sene hiç olmadığı kadar çok insan katılacak/gelecek.)
* I opened only two bottles but more were in the refrigerator.
  (Ben sadece iki şişe açtım ama buzdolabında daha çok şişe vardı/duruyordu.)
school= okul
(Kılıçlı biri İsveç'te bir okulda bir kişiyi öldürüp dört kişiyi de yaraladı.)

Early reports say a teacher died in the attack at the Kronan School in Trollhattan, which is just north of Sweden's second largest city, Gothenburg.
early reports say= İlk gelen haberlere göre, ilk belirlemelere göre
teacher= öğretmen
to die= ölmek, hayatını kaybetmek
* He died during surgery.
  (Ameliyat sırasında/esnasında öldü/hayatını kaybetti/can verdi.)
just= hemen
north= kuzey (yön)
second= ikinci
large= büyük
largest= en büyük
city= şehir
(İsveç'in ikinci büyük şehri Gothenburg'un hemen kuzeyinde yer alan Trollhattan'daki Kronan Okulu'nda gerçekleşen saldırıda ilk gelen haberlere göre bir öğretmen öldü/hayatını kaybetti.)

The local NAL hospital said the four people injured were students who are "young but not kids". 
local= yerel, bölgedeki
hospital= hastane
to say= açıklamak, söylemek, bildirmek
people= person yani insanın çoğulu
student= öğrenci
young= genç
kid= çocuk
(Yerel NAL hastanesi dört yaralının da çocuk yaşta olmayan/çocuk denilemeyecek/çok da küçük yaşlarda olmayan genç/ergen öğrenciler olduğunu bildirdi/açıkladı.)

They were taken to hospital and some have serious injuries and are being operated on.
they= bir önceki cümledeki "yaralı dört kişiye" refer ediyor.
to be taken to hospital= hastaneye götürülmek/kaldırılmak/sevk edilmek
* The man injured in the accident was taken to the hospital.
  (Kazada yaralanan adam hastaneye kaldırıldı/götürüldü.)
some= Yukarıda geçen "more" örneğinde olduğu gibi "indefinite pronoun/belgisiz zamir" olarak kullanılmaktadır ve "yaralı dört öğrenciden bazısı/kimi" anlamındadır.
* Some arrived before dawn.
  (Bazıları şafak sökmeden/hava aydınlanmadan vardılar/ulaştılar/geldiler.)
* Some like milk chocolate others prefer bitter chocolate.
  (Kimi sütlü çikolatayı severken diğerleri de bitter çikolatayı daha çok seviyor.)
to have serious injuries= ağır/ciddi şekilde yaralanmak/yara almak
to be operated on= ameliyata alınmak, ameliyat olmak
* He decided to be operated on.
  (Ameliyat olmaya karar verdi.)
(Hastaneye kaldırılan yaralı öğrencilerden kimisinin yaraları ağırdı ve ameliyata alındılar.)(diyerek hastane yetkilisi açıklamada bulundu.)

The suspect, who's believed to have been wearing a mask, is in a serious condition after being shot by police.
suspect= şüpheli, sanık, zanlı
to be believed to= olduğuna inanılmak, olduğu sanılmak/düşünülmek
* The second offender is believed to be about 50 years old.
  (Faillerden ikincisinin elli yaşlarında olduğu sanılıyor.)
to wear a mask= maske takmak
to be in a serious condition= sağlık durumu ağır olmak/ciddiyetini korumak, hayati tehlikesi bulunmak
after= sonucunda, üzerine, dolayı, nedeniyle
to be shot by police= polis tarafından vurulmak
(Maske giydiği/Maskeli olduğu sanılan/düşünülen zanlının polis tarafından vurulmasının ardından sağlık durumu ciddiyetini koruyor.)

Authorities say they were initially called to reports of a masked man, armed with a sword, on the premises, and that one person had been attacked at or near the school cafeteria.
authorities= yetkililer
initially= başta, başında, öncesinde, önceden
to be called to something= telefonla bir şeyin haberi/bilgisi verilmek/gelmek
* Firefighters were called to a blaze at a school.
  (İtfaiyeye okulda yangın olduğu haberi verildi/ulaştırıldı.)
reports of= birşeyin ihbarı/bilgisi/raporu/haberi
masked man= maskeli adam/biri
armed with a sword= kılıç taşıyan, kılıçlı
premises= bina çevresi, bina ve arazisi
to attack= saldırmak, saldırıda bulunmak
* Tom attacked him with a baseball bat.
  (Tom ona beyzbol sopasıyla saldırdı.)
near= yakını, civarı, çevresi
school cafeteria= okul kantini
(Yetkililer kendilerine en başta okul binası çevresinde maskeli ve kılıçlı bir adamın ihbarının/bilgisinin ulaştığı/geldiği ve o kişinin/şahsın da okul kantini ve civarında saldırı gerçekleştirdiği açıklamasında bulundular.)

29 Ekim 2015 Perşembe

Çeviri Çalışmaları 9

Learn English Through News / Haberlerle İngilizce


Bombings in Turkey
Thousands of people have taken part in protests in Turkey, one day after twin explosions killed at least 95 people outside the capital's main train station.
The suspected suicide bomb attack left hundreds injured, 65 remain in intensive care, while pro-Kurdish politicians put the death toll as high as 126.
Protestors today chanted anti-government slogans while some accused President Erdogan and the ruling AK Party of being responsible for the violence.
The Turkish government has described yesterday's bombing in Ankara as a terrorist attack, the most deadly of its kind on Turkish soil.
Today, a senior government official said parliamentary elections set for November 1st will go ahead as planned,
but said security will be stepped up at election rallies and the election will be held in a secure way.

ingilizce türkçe çeviri haber kelime örnek cümle turkish translate
learn english news haberlerle ingilizce

------ -----
Bombings in Turkey
(Türkiye'de Bombalı Eylemler)

Thousands of people have taken part in protests in Turkey, one day after twin explosions killed at least 95 people outside the capital's main train station.
thousands of= binlerce
* Every year thousands of visitors flock to Seattle.
  (Her yıl binlerce ziyaretçi/turist, Seattle'a akın ediyor.)
to take part in something= bir şeye katılmak, iştirak etmek
* Will you take part in the ceremony?
  (Törene katılacak mısın?)
to take part in protests= eylemlere/protesto gösterilerine katılmak
protest= gösteri, protesto, eylem
* It seems the protests won't stop in Egypt.
  (Mısır'da gösteriler/protestolar sona ermeyecek/durmayacak gibi görünüyor.)
one day/two days after something= bir şeyden bir gün/iki gün sonra
* She died two days after his arrival.
  (Gelişinden/Geldikten iki gün sonra öldü.)
twin explosions= iki/çifte patlama
to kill= öldürmek
at least= en az, asgari
outside= dışında
capital= başkent
(Başkentteki ana tren garının dışında en az 95 insanın öldürüldüğü/öldüğü çifte patlamadan bir gün sonra Türkiye'de binlerce insan protesto gösterilerine katıldı/binlerce insanın katıldığı gösteriler düzenlendi/gerçekleşti.)

The suspected suicide bomb attack left hundreds injured, 65 remain in intensive care, while pro-Kurdish politicians put the death toll as high as 126.
suspected= sanılan, şüphelenilen, kuşkulanılan, diye/olduğu düşünülen
* You can also help improve the web for everyone by reporting suspected malicious sites.
  (Siz de kötü amaçlı olduğundan şüphelenilen siteleri raporlayarak web'in herkes için daha iyi bir ortam olmasına yardımcı olabilirsiniz.)
suicide bomb attack= canlı bomba saldırısı, intihar bombacısı eylemi/saldırısı
to leave (left)= olmasına neden olmak, yol açmak, ile sonuçlanmak, geride bırakmak
* Flooding during the last two months in Bulgaria has killed at least 50 people, hundreds of cattle and left thousand of people homeless, according to civil defence officials.
  (Sivil savunma yetkililerinin açıklamalarına göre, Bulgaristan'da son iki aydır meydana gelen seller en az 50 kişinin ölümüne, yüzlerce büyükbaş hayvanın telef olmasına ve binlerce kişinin evsiz kalmasına neden oldu.)
* Serbia currently suffers from an economic crunch that has left hundreds of thousands without jobs.
  (Sırbistan şu anda yüz binlerce insanın işini kaybettiği bir ekonomik kriz yaşıyor.)
* Childhood problems often leave emotional scars.
  (Çocukluk sorunları çoğunlukla duygusal/ruhsal hasarlara sebep olur/yol açar.)
injured= yaralı
to remain in intensive care= yoğun bakımda kalmak/tutulmak
while= oysa, oysaki, halbuki, fakat, ..iken, aksine, iki farklı/zıt fikirden/ gerçekten/durumdan bahsederken
* Nobody gave him a hand when he was in difficulty, while he had been helpful to everybody in past.
  (Zor zamanında ona kimse yardımcı olmadı, halbuki/oysa o geçmişte herkese yardımcı olmuştu.)
* Flats are expensive, while houses are cheap.
  (Apartman daireleri pahalı oysa/halbuki evler ucuz/Apartman daireleri pahalıyken evler ucuz.)
pro- = yanlısı, taraftarı, destekçisi, destekleyen
* He was pro-Russian.
  (Rusya yanlısı/taraftarı biriydi/Rus destekçisiydi.)
pro-Kurdish politicians= Kürt yanlısı siyasetçiler/siyasiler/politikacılar
to put= açıklamak, ilan etmek, duyurmak, ifade etmek, dile getirmek
* I put my objections bluntly.
  (Ben itirazımı açık açık/dobra dobra söylerim/ifade ederim.)
death toll= ölü sayısı, toplam ölü sayısı, ölenlerin sayısı
to put the death toll as= ölü sayısını ... olarak açıklamak/duyurmak/ilan etmek
(Canlı bomba olduğu düşünülen saldırıda 65'i yoğun bakımda olmak üzere yüzlerce kişi yaralandı, fakat Kürt yanlısı siyasetçiler ölü sayısını 126 olarak daha yüksek açıkladılar/ilan ettiler.)

Protestors today chanted anti-government slogans while some accused President Erdogan and the ruling AK Party of being responsible for the violence.
protestor= gösterici, eylemci, protestocu
to chant slogans= slogan atmak
anti-government= hükümet karşıtı/aleyhine
to chant anti-government slogans= hükümet karşıtı slogan atmak
some= kimi, kimisi, bazıları, kimi/bazı/bir takım insanlar
* Some think he is dead.
  (Kimileri onun ölü olduğunu/öldüğünü düşünüyor.)
* The result came as a surprise to some.
  (Bu sonuç kimilerine/bazılarına/bazı insanlara sürpriz oldu/Bazıları bu sonucu beklemiyordu.)
to accuse someone of something/doing something= birini bir şeyle/bir şey yapmakla suçlamak/itham etmek/eleştirmek
* The Turkish government accuse European countries of giving support to the PKK.
  (Türk hükümeti Avrupa ülkelerini PKK'ya destek vermekle suçluyor/itham ediyor.)
* He accused me of being a liar.
  (Beni yalancılıkla/yalancı olmakla/yalan söylemekle suçladı/itham etti.)
ruling= iktidar, yönetim, hükümet, iktidardaki, yönetimdeki
* I voted for the ruling party in last elections.
  (Son seçimlerde iktidar partisine/iktidardaki partiye oy verdim/oy attım/Son seçimlerde oyumu iktidar partisine verdim.)
responsible for something= bir şeyden sorumlu, bir şeyin sorumlusu/müsebbibi
* If that is true then he is not responsible for the accident.
  (Eğer bu doğruysa kazadan o sorumlu değil, kazanın sorumlusu/müsebbibi o değil.)
responsible for the violence= şiddetin sorumlusu
(Bazı insanlar şiddetin sorumlusu olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan ve iktidardaki Ak Partiyi suçlarken eylemciler hükumet karşıtı/aleyhinde slogan attılar.)

The Turkish government has described yesterday's bombing in Ankara as a terrorist attack, the most deadly of its kind on Turkish soil.
Turkish government= Türk hükümeti/yönetimi
to describe something/someone as something= bir şeyi/kimseyi bir şey olarak nitelemek/tanımlamak/görmek/kabul etmek/saymak, bir şeyin bir şey olduğunu belirtmek/ifade etmek/söylemek
* Commentators have described the sound of vuvuzelas as "annoying" and "satanic".
  (Maç spikerleri vuvuzelaların sesini "rahatsız edici" ve "şeytani" olarak tarif ettiler/nitelediler/ifade ettiler.)
* Paramedics described the scene as a battlefield.
  (Sağlık görevlileri olay yerini savaş alanı olarak nitelediler/olay yeri için savaş alanı tanımlaması/benzetmesi yaptılar.)
yesterday's bombing in Ankara= Ankara'daki dünkü bombalama eylemi, Ankara'da dün yaşanan/meydana gelen bombalama eylemi
terrorist attack= terör saldırısı/eylemi
to describe something as a terrorist attact= ..yı terörist saldırı olarak nitelemek
its kind= türünün (burada terör saldırısına refer ediyor.)
the most deadly of its kind= en ölümcül/en fazla ölü sayısının meydana geldiği terör saldırı, en kanlı terör saldırısı
Turkish soil= Türk toprakları, Türkiye devleti/ülkesi
the most deadly of its kind on Turkish soil= Türkiye'deki en kanlı terör saldırısı/eylemi
(Türk hükümeti dün Ankara'da yaşanan bombalama eylemini bir terör saldırısı olarak niteleyip Türkiye'deki en kanlı terör saldırısı/eylemi olduğunu söyledi.)

Today, a senior government official said parliamentary elections set for November 1st will go ahead as planned, but said security will be stepped up at election rallies and the election will be held in a secure way.
senior government official= üst düzey hükumet yetkilisi, hükumetin ileri gelenlerinden/önemli isimlerinden
to say= söylemek
parliamentary election= parlamento/meclis/milletvekili seçimi, genel seçim
to set = (tarihini/gününü/saatini) kararlaştırmak/belirlemek
* Have they set a date for the wedding?
  (Düğün için bir tarih belirlediler mi/Düğün tarihini belirlediler mi/kararlaştırdılar mı?)
* Kosovo currently is without a parliament, and all eyes are on the upcoming snap elections, set for December 5th.
  (Şu anda Kosova meclissiz durumda ve tüm gözler 5 Aralık'ta/Aralık'ın 5'inde yapılacak erken seçimlere çevrilmiş durumda.)
to go ahead as planned= planlandığı/kararlaştırıldığı gibi/üzere devam etmek/sürmek
* The organisers of the marathon said that the event would go ahead, regardless of the weather conditions.
  (Maraton organizatörleri, hava şartları/durumu ne olursa olsun organizasyonun devam edeceğini/organizasyona devam edileceğini söyledi.)
security= güvenlik
to step up= arttırmak, yükseltmek
* Security at the airport has been stepped up since the bomb scare.
  (Bomba alarmından bu yana havaalanında güvenlik-tedbirleri/seviyesi/önlemleri- arttırıldı.)
  (Havaalanı güvenliği bomba ihbarı dolayısıyla arttırıldı/bombalı eylem endişesiyle arttırıldı.)
election rally= seçim mitingi, seçim propaganda toplantısı
to hold= düzenlemek, yapmak, gerçekleştirmek
* We have to rent a room to hold the party in.
  (İçinde/İçerisinde partiyi yapmak için/üzere bir oda kiralamamız lazım.)
to be held= düzenlenmek, yapılmak, gerçekleştirilmek
* Rio's carnival is held in February.
  (Rio karnavalı Şubat ayında yapılıyor/düzenleniyor.)
* The vote would be held Tuesday.
  (Oylama Salı günü yapılacak/gerçekleşecek.)
in a secure way= güvenli bir şekilde, emniyet içinde
(Bugün, üst düzey bir hükumet yetkilisi 1 Kasım'da yapılacak milletvekili seçimlerinin takviminin planlandığı gibi işleyeceğini ama seçim mitinglerinde güvenliğin arttırılacağını ve seçimlerin güvenli bir şekilde yapılacağını söyledi/ifade etti.)

28 Ekim 2015 Çarşamba

Çeviri Çalışmaları 8

Learn English Through News / Haberlerle İngilizce


Ronaldo wins another Golden Shoe

Cristiano Ronaldo has won the European Golden Shoe award for the fourth time.
The Real Madrid striker is the first player to bag four Golden Shoes, but the competitive sportsman says it’s not enough.
"I am not satisfied. I always want more. I know I am the only one who has four boots, but I want more.
I want a fifth one and sixth one, if possible. Obviously, that means winning things collectively with the team, trophies,
but for me Real Madrid is the greatest club in the world and it must win titles every year. This year will obviously be no different."
The award recognises Cristiano as the top scorer in Europe's domestic leagues.
He scored 48 goals in 35 appearances for Real last season, edging out Barcelona's Lionel Messi who netted 43 goals in 38 outings.
The sports star picked up the trophy along with his son Cristiano Junior at a ceremony in Madrid.
Ronaldo became Real Madrid's top scorer in history in September, surpassing Raul Gonzalez with 324 goals.
çeviri türkçe ingilizce haber
learn english through news haberlerle ingilizce

------ ----------
Ronaldo wins another Golden Shoe
to win= kazanmak, (ödül vb) sahibi olmak
* I am sure that I am going to win.
  (Kazanacağımdan eminim/hiçbir şüphem yok.)
another= bir tane daha, bir kez daha, tekrar
* Could I trouble you for another glass of water?
  (Sana zahmet olacak ama bir bardak daha su alabilir miyim?)
Golden Shoe= Altın Ayakkabı ödülü. Avrupa liglerinde en fazla gol atan oyuncuya verilen ödülün adı.
(Ronaldo bir kez daha Altın Ayakkabı ödülünü kazandı/Ronaldo bir Altın Ayakkabı ödülü daha kazandı.)

Cristiano Ronaldo has won the European Golden Shoe award for the fourth time.
award= ödül
to win XYZ award for the first/second/third time= XYZ ödülünü ilk/ikinci/üçüncü kez/defa kazanmak
(Christiano Ronaldo Avrupa Altın Ayakkabı ödülünü dördüncü defa kazandı/ödülünün dördüncü defa sahibi oldu.)

The Real Madrid striker is the first player to bag four Golden Shoes, but the competitive sportsman says it's not enough.
striker= forvet, futbolda hucum oyuncusu
to bag= (ödül/zafer/galibiyet) kazanmak/elde etmek/sahibi olmak
* She's expected to bag the award for the team's most valuable player.
  (Takımın en değerli oyuncusu ödülünü kazanmayı umuyor/bekliyor.)
competitive= hırslı, rekabeti seven, yarışmayı seven
enough= yeterli
(Real Madridli forvet/hucum oyuncusu dört altın ayakkabı ödülünü kazanan ilk oyuncu, fakat hırslı/rekabet etmeyi seven sporcu bunun yeterli olmadığı/onu kesmediğini/tatmin etmediğini söyledi.)

"I am not satisfied. I always want more. I know I am the only one who has four boots, but I want more. 
satisfied= memnun olmuş, doymuş, tatmin olmuş
to want= istemek, arzulamak
(Doymuş/Tatmin olmuş değilim. Her zaman daha fazlasını istiyorum. Dört bot/ayakkabı -ödülü- sahibi olan/kazanan tek kişi olduğumu biliyorum/olduğumun farkındayım ama daha fazlasını istiyorum.)

I want a fifth one and sixth one, if possible. Obviously, that means winning things collectively with the team, trophies, but for me Real Madrid is the greatest club in the world and it must win titles every year. This year will obviously be no different."
one= Önceden geçen bir ismi tekrar etmemek için onun yerine kullanılan zamir. Bu cümlede "one" Golden Shoes award/altın ayakkabı ödülü"ne refer ediyor/onun yerine kullanılıyor.
one/ones zamirleri konusunda detaylı bilgi için tıklayınız.
if possible= mümkünse, eğer/şayet imkanı varsa/mümkün olursa
obviously= elbette, tabi ki, şüphesiz
that means= kastedilen şu, demek istenilen şu
collectively= birlikte, ekip olarak
but= ki
trophy= kupa, ödül
great= büyük
the greatest= en büyük
to win titles= şampiyonluklar kazanmak
* Who do you think will win the tennis title this year?
  (Sence bu sene teniste kim şampiyon olur/olacak?)
(Eğer mümkün olursa beşinci ve altıncı altın ayakkabı ödülünü de almak istiyorum. Elbette böyle söylerken ödüllerin, kupaların ekip halinde takımla kazanıldığını kastediyorum. Ki benim için/bana göre Real Madrid dünyanın en büyük kulübüdür ve her sene şampiyonluklar kazanmak zorundadır. Tabi ki bu sene de farklı olmayacak.)

The award recognises Cristiano as the top scorer in Europe's domestic leagues.
to recognise someone as= bir kimseyi ... olarak/olduğunu kabul etmek/tasdik etmek/tanımak
* He is recognized as the new champion.
  (Yeni şampiyonun o olduğu kabul edildi/ilan edildi.)
the top scorer= en skorer/golcü futbolcu/oyuncu
domestic league= yerel lig
(Bu ödül Cristiano'nun Avrupa'nın yerel liglerindeki en skorer/golcü futbolcu olduğunun tasdiki/kabulü/tescili anlamına geliyor.)

He scored 48 goals in 35 appearances for Real last season, edging out Barcelona's Lionel Messi who netted 43 goals in 38 outings.
to score a goal= gol atmak
* The team's best striker scored twenty-three goals last season.
  (Takımın en iyi forveti/en skorer/golcü ismi geçen sezon yirmi üç gol attı.)
appearance= maç, müsabaka, karşılaşma
to edge out someone= birini çok az farkla/kıl payı farkla geçmek/geride bırakmak
* Eileen Petersen edged out Victor Frazer by 27 votes.
  (Eileen Peterson, Victor Frazer'i 27 oyla geride bıraktı.)
* France edged out the British team by less than a second.
  (Fransa, İngiltere takımını bir saniyeden daha az bir farkla geçti/geride bıraktı.)
to net= gol atmak
* Rangers netted three times in seven minutes.
  (Rangers yedi dekikada üç gol attı/buldu.)
* Butler netted 14 goals.
  (Butler 14 gol attı.)
outing= maç, müsabaka, karşılaşma
* The new player scored three goals in his second outing with the team.
  (Yeni oyuncu takımıyla çıktığı ikinci maçında üç gol attı.)
(Geçen sezon Real takımıyla çıktığı 35 maçta 48 gol atan Ronaldo, 38 maçta 43 gol atan Barcelonalı Messi'yi az farkla geride bıraktı.)

The sports star picked up the trophy along with his son Cristiano Junior at a ceremony in Madrid.
sports star= yıldız sporcu
to pick up= almak
* Where can I pick up my airplane ticket?
  (Uçak biletimi nereden alabilirim?)
along with= ile beraber/birlikte, yanında
* The corporation co-financed that colony along with Colonial Administration.
  (Şirket, koloniyi, koloni yönetimiyle birlikte finanse etti.)
* Please forward this message along with the seminar information to the appropriate managers in your firm.
  (Lütfen bu mesajı seminer bilgisiyle birlikte/bilgisinin yanında şirketinizdeki ilgili yöneticilere ulaştırın/gönderin.)
ceremony= tören, merasim
(Yıldız sporcu ödülünü Madrid'deki törende oğlu Cristiano Junior ile birlikte aldı.)

Ronaldo became Real Madrid's top scorer in history in September, surpassing Raul Gonzalez with 324 goals.
to become= olmak
to surpass= geçmek, geride bırakmak
* He continued to surpass me at all games.
  (Tüm oyunlarda beni geçmeyi/geride bırakmayı sürdürdü.)
* She surpassed her rivals.
  (Rakiplerini geride bıraktı.)
* Attendance is expected to surpass last year's record.
  (Katılımın geçen seneki rekoru aşması/geçmesi/geride bırakması bekleniyor.)
(Ronaldo Eylül ayında 324 golle Raul Gonzales'i geride bırakarak Real Madrid tarihinin en golcü/skorer ismi oldu.)

25 Ekim 2015 Pazar

Çeviri Çalışmaları 7

Learn English Through News / Haberlerle İngilizce


Is Crossing Your Legs Bad For You?

Should you avoid sitting on a chair with your legs crossed?
Of course it is true that if you spend too much time in exactly the same position, eventually your leg or your foot can go numb.
This is because crossing the legs can put pressure on the peroneal nerve behind the knee, which supplies sensation to the lower legs and feet.
But if you do give yourself pins and needles this way, it is only temporary.
Maintaining a particular posture for many, many hours can however lead to a condition called peroneal nerve palsy resulting in "foot drop" where you can’t lift the front part of your foot and toes.
So how about blood pressure?
When you get it checked, the doctor or nurse tends to ask you to rest your arm on the chair or table and to uncross your legs, putting your feet flat on the floor.
The fear is that crossed legs might skew the reading by temporarily raising your blood pressure.

haberlerle ingilizce öğren
Learn English Through News Haberlerle İngilizce

-------------- ---------------
Is Crossing Your Legs Bad For You?
to cross (one's) legs= Bacak bacak üstüne atmak, ayak ayak üstüne atmak
* She sat down and crossed her legs.
  (Oturup bacak bacak üstüne attı.)
to be bad for someone/something= ..e zararı/zararlı olmak, zarar vermek
* Do you think that TV is bad for kids?
  (Televizyonun çocuklar için zararlı olduğunu düşünüyor musun/Sence TV çocuklar için zararlı mı?)
(Bacak Bacak Üstüne Atmak Zararlı mı?/Ayak Ayak Üstüne Atmanın Bir Zararı Var mı?)

Should you avoid sitting on a chair with your legs crossed?
to avoid doing something= bir şeyi yapmaktan kaçınmak/sakınmak/çekinmek/uzak durmak/bir şeyi yapmamaya çalışmak/dikkat etmek
* He swerved the car to the left to avoid hitting the dog.
  (Köpeğe çarpmaktan kaçınmak/çarpmamak için arabayı/direksiyonu birden sola kırdı.)
to sit on a chair with one's legs crossed= sandalyede bacak bacak üstüne atıp oturmak/atılı vaziyette oturmak
(Sandalyede/Koltukta otururken bacak bacak üstüne atmaktan kaçınmak gerekir mi/kaçınılmalı mıdır?)

Of course it is true that if you spend too much time in exactly the same position, eventually your leg or your foot can go numb.
to spend time= vakit/zaman geçirmek/harcamak
* I want to spend more time with my family.
(Ailemle daha çok zaman geçirmek/Aileme daha çok zaman harcamak/ayırmak istiyorum.)
exactly the same position= tamamen aynı/sabit pozisyon/duruş/oturuş, hiç değiştirilmeyen pozisyon/duruş/oturuş
to spend too much time in exactly the same position= uzun süre aynı/sabit pozisyonda durmak/vakit geçirmek, uzun süre duruşunu/oturuşunu değiştirmemek
eventually= zamanla, sonunda, er ya da geç
to go numb= (ayak vb) uyuşmak, karıncalanmak
* If your hand gets caught in the beam, it's gonna go numb for hours.
  (Eğer ellerin ışına yakalanırsa/ışında kalırsa, saatlerce uyuşacaktır/uyuşuk kalır.)
(Uzun süre aynı pozisyonda oturmanın zamanla bacak veya ayaklarda uyuşmaya neden olabileceği şüphesiz bir gerçektir.)

This is because crossing the legs can put pressure on the peroneal nerve behind the knee, which supplies sensation to the lower legs and feet. 
this is because= bunun nedeni, böyle olmasının nedeni/sebebi, zira, çünkü
to put pressure on something= bir şeyin üzerine baskı yapmak/uygulamak, bir şeyi sıkıştırmak/zorlamak/bastırmak
* Put pressure on the wound to stop the bleeding.
  (Kanamayı durdurmak/kesmek için yaranın üzerine bastırın/baskı uygulayın.)
to supply something to= ...ya bir şey sağlamak/temin etmek
(Böyle olmasının nedeni/Ayaklarda uyuşmanın meydana gelmesinin nedeni bacak bacak üstüne atıldığında dizin arkasında bulunan ve bacakların alt kısmı ile ayaklarda hissi sağlayan peroneal sinir üzerinde baskı meydana gelebilmesidir/oluşabilmesidir.)

But if you do give yourself pins and needles this way, it is only temporary.
to give= (hastalık vb) geçirmek, yaşamak, hissetmek
this way= böylesi, bu şekilde, böyle
(Eğer kendinizde bu şekilde bir uyuşma/karıncalanma hissederseniz/karıncalanma yaşarsanız, bu durum geçicidir/uzun sürmez.)
(Fakat bu şekildeki bir uyuşma geçicidir/uzun sürmez.)

Maintaining a particular posture for many, many hours can however lead to a condition called peroneal nerve palsy resulting in "foot drop" where you can't lift the front part of your foot and toes.
to maintain= sürdürmek, devam ettirmek, korumak, bozmamak
* We have to maintain the equilibrium.
  (Tarafsızlığımızı korumalıyız/sürdürmeliyiz/bozmamalıyız/Tarafsız kalmaya devam etmeliyiz.)
to maintain a particular posture= belli bir duruşu devam ettirmek/bozmamak, aynı duruşta/pozisyonda durmaya devam etmek/durmayı sürdürmek
to lead to= ..ya yol açmak, sebebiyet vermek, neden olmak
* This may lead to misunderstandings.
  (Bu yanlış anlamalara yol açabilir/neden olabilir/sebebiyet verebilir.)
to result in= ile sonuçlanmak/neticelenmek, sonucunu doğurmak, meydana gelmek
* All hepatitis don't result in cirrhosis.
  (Bütün hepatitler sirozla sonuçlanmaz/neticelenmez.)
foot drop= ayak düşmesi adı verilen hastalık/rahatsızlık. Ayak bileği yukarı doğru hareket ettirilemez.
to lift= yukarı kaldırmak/hareket ettirmek
* Lift your head and hold it high.
  (Başını kaldır ve dik tut.)
(Bununla birlikte belli bir pozisyonda saatlerce sabit durmak ayağın ön kısmı ile parmakların yukarı kaldırılamadığı/hareket ettirilemediği ayak düşmesi rahatsızlığıyla sonuçlanan peroneal sinir paralizi denilen/adı verilen bir duruma yol açabilir/neden olabilir.)

So how about blood pressure? 
blood pressure= kan basıncı, tansiyon
(Peki ya tansiyon?/Peki bacak bacak üstüne atmanın tansiyon üzerinde bir etkisi var mı?)

When you get it checked, the doctor or nurse tends to ask you to rest your arm on the chair or table and to uncross your legs, putting your feet flat on the floor. 
to get something checked= bir şeyi kontrol ettirmek/baktırmak/ölçtürmek
not= "to get something done/verb3" kalıbı causetive/ettirgen yapı kalıbıdır. Bir işi başkasına yaptırmak anlamı verir. İşi yaptırdığımız kişi önemli değil, işi başkasının yapması önemlidir.
* I got my hair cut.
  (Saçımı kestirdim.)
to tend to= genellikle, çoğu kez, sıkça, hep
* When I was younger, you used to get double-decker all over England but now you only tend to see them in the big cities.
  (Ben gençken, çift katlı otobüsleri İngiltere’nin her yerinde görebilirdiniz, fakat şimdi sadece genellikle büyük şehirlerde görebilirsiniz.)
to ask someone to do something= bir kimseden bir şey yapmasını istemek/rica etmek
* He's asked me to show you around.
  (Benden sizi etrafı gezdirmemi istedi/rica etti.)
to rest something on= bir şeyi bir şeye/bir şeyin üzerine dayamak/yaslamak/koymak
* If you get tired, you can rest your head on my shoulder.
  (Eğer yorulursan/yorulduysan, başını omzuma yaslayabilirsin/koyabilirsin/dayayabilirsin.)
feet flat= ayak tabanı
to put something on= bir şeyi bir şeyin üzerine koymak
* Put the book on the desk.
  (Kitabı masanın üzerine koy.)
(Tansiyonunuza baktırırken doktor ya da hemşire genellikle kolunuzu sedye veya masa üzerine koymanızı, bacak bacak üstüne atmadan tabanlarınızı yere koymanızı/dayamanızı ister.)

The fear is that crossed legs might skew the reading by temporarily raising your blood pressure.
the fear is that= tansiyon ölçümünde kol ve ayakların serbest bırakılması şu riskten/endişeden dolayıdır.
to skew= çarpıtmak, saptırmak, değiştirmek, etkilemek
* However, in these studies, factors such as religion may skew the results.
  (Ancak/Bununla birlikte bu çalışmada inanç gibi faktörler sonuca etki etmiş olabilir/sonucun farklı çıkmasına sebebiyet vermiş olabilir.)
reading= ölçüm, rakamsal/sayısal değer, bulgu, gösterge, derece
* Take a reading from the thermometer.
  (Termometreye bakıp ölçüm al.)
* The gauge must be giving a faulty reading.
  (Ölçü aleti/Sayaç hatalı ölçüm yapmış olmalı.)
to skew the reading= ölçümü/değeri/sonucu etkilemek/saptırmak/değiştirmek
to raise= (miktarı/sayıyı) yükseltmek, artırmak, büyütmek, yukarı çıkarmak
* They can raise your rent.
  (Kiranızı artırabilirler/yükseltebilirler.)
(Bacak bacak üstüne atmanın kan basıncını/tansiyonu geçici olarak yükseltip/artırıp ölçüme etki edebileceği riski bulunmaktadır/endişesi/kaygısı duyulmaktadır.)

15 Ekim 2015 Perşembe

Çeviri Çalışmaları 6

Learn English Through News / Haberlerle İngilizce


Playboy to drop naked women images

Playboy magazine is to stop publishing images of naked women as part of its redesign, it has emerged.
Its US owners say the internet has made nudity outdated, and pornographic magazines are no longer so commercially viable, the New York Times reports.
Playboy's circulation has dropped from 5.6 million in the 1970s to the current 800,000, official figures show.
However, the magazine will still feature women in provocative poses - though not fully nude.
The decision was apparently taken last month at a meeting attended by Playboy founder and current editor-in-chief Hugh Hefner.
Magazine executives admitted that Playboy - which was founded in 1953 - had been overtaken by the changes it pioneered, according to the New York Times.
"That battle has been fought and won," Playboy chief executive Scott Flanders is quoted as saying by the newspaper.
"You're now one click away from every sex act imaginable for free. And so it's just passe at this juncture."
Gone, too, are the days when interviews with figures of the stature of Martin Luther King Jr, Malcolm X and Jimmy Carter made Playboy so culturally and politically significant, says the BBC's Nick Bryant in New York.

Playboy's website has already banished nudity, partly to give it access to social media platforms like Facebook and Twitter. And its popularity has soared, with web traffic quadrupling.


haberlerle ingilizce öğrenmek
Learn English Through News Haberlerle İngilizce

-------------- ---------------
Playboy to drop naked women images
to drop= son vermek, sonlandırmak, bitirmek, devam etmemek, yapmayı bırakmak
* I'm going to drop yoga and do aerobics instead.
  (Yoga yapmayı bırakacağım, onun yerine aerobik yapacağım.)
to drop naked women images= çıplak kadın fotoğrafları yayınlamaya son vermek
(Playboy dergisi çıplak kadın fotoğrafları yayınlamaya son verecek/veriyor/fotoğraflarını yayınlamayı bırakıyor/terk ediyor)
(Playboy dergisinde artık/bundan böyle çıplak kadın fotoğrafları yayınlanmayacak)
(Playboy'da çıplak kadın fotoğraflarına son)
= (Playboy to stop publishing images of nude women)
   (Playboy to no longer feature nude women)
   (Playboy magazine abandons nudity)
   (Playboy magazine will no longer print pictures of fully naked women)
not: gelecekte planlanmış eylemlerin ifadesinde kullanılan "be to do something" kalıbı gazete manşetlerinde "be" düşürülerek kullanılır. Bu manşet aslında "Playboy is to drop naked women images" şeklinde idi.

Playboy magazine is to stop publishing images of naked women as part of its redesign, it has emerged.
to stop publishing images of naked women= çıplak kadın fotoğrafları yayınlamayı bırakmak
as part of= kapsamında, çerçevesinde, bağlamında, ..nın bir parçası/gereği olarak
to emerge= ortaya çıkmak, açığa çıkmak, öğrenilmek
* It emerged that he had saved a child by donating his kidney.
  (Böbreğini bağışlayarak bir çocuğun hayatını kurtardığı öğrenildi/ortaya çıktı.)
(Playboy dergisinin yeni tasarımının bir parçası/gereği olarak/yeni tasarım çalışmaları kapsamında/çerçevesinde/doğrultusunda çıplak kadın fotoğrafları yayınlamayı bırakacağı/bıraktığı/artık/bundan sonra yayınlamayacağı öğrenildi/ortaya çıktı.)

Its US owners say the internet has made nudity outdated, and pornographic magazines are no longer so commercially viable, the New York Times reports.
to make something outdated= bir şeyi demode/modası geçmiş kılmak/haline getirmek
no longer= artık, bundan böyle (cümleye olumsuz/negatif mana katar.)
* I am no longer the person I used to be. 
  (Ben artık eski ben değilim.)

viable= uygulanabilir, hayata geçirilebilir, yapılabilir, gerçekleştirilebilir
commercially viable= ticari olarak/ticareten yapılabilir, ticareti yapılırsa kâr/kazanç elde edilebilir

to report= bildirmek, haber vermek
(The New York Times gazetesinin haberine göre, Playboy dergisinin Amerikalı sahipleri, internetin çıplaklığı demode kıldığını/İnternet ile çıplaklığın modasının geçtiğini, pornografik dergilerin/yayınların artık ticari olarak çok/pek bir geçerliliklerinin kalmadığını/çok elverişli olmadığını/ticareten pek mantıklı olmadığını söylüyor/ifade ediyor.) 

Playboy's circulation has dropped from 5.6 million in the 1970s to the current 800,000, official figures show.
to drop= (miktar/fiyat/sayı vb) düşmek, gerilemek, azalmak
* We had to drop our prices because of the recession.
  (Resesyon/Durgunluk sebebiyle fiyatları düşürmek/aşağı çekmek zorunda kaldık.)
official figures= resmi rakamlar, yayınlanan/ilan edilen rakamlar
to show= göstermek, ortaya koymak
(Resmi rakamlar Playboy dergisinin tirajının 1970'lerdeki 5.6 milyondan bugün 800 bine düştüğünü/gerilediğini gösteriyor/söylüyor.)
(Resmi rakamlara göre Playboy dergisinin tirajı 1970'lerde 5.6 milyon iken bugün 800 bine düştü/geriledi.)

However, the magazine will still feature women in provocative poses - though not fully nude.
still= yine, yine de, gene
to feature= yayınlamak, (dergide vb) yer vermek
* The next issue will feature articles on divorce.
  (Gelecek sayıda boşanma konusunda/boşanmayla ilgili yazılar yayınlanacak/yer alacak.)
woman in provocative poses= tahrik edici şekilde poz veren kadın, seksi duyguları canlandıracak/harekete geçirecek şekilde duran kadın
though= ..se bile, ..se de, gerçi, her ne kadar
(Fakat/Bununla birlikte dergi tamamen/bütünüyle çıplak olmasa da tahrik edici/baştan çıkarıcı/kışkırtıcı kadın fotoğrafları yayınlamaya devam edecek/yayınlamayı/kullanmayı sürdürecek/fotoğraflarına yer vermeye devam edecek/yer vermeyi sürdürecek.)

The decision was apparently taken last month at a meeting attended by Playboy founder and current editor-in-chief Hugh Hefner.
apparently= anlaşılan, belli ki, öyle görünüyor ki, galiba
to take a decision= karar almak, karar vermek, karara varmak 
to attend= katılmak, iştirak etmek
(Bu kararın Playboy dergisinin kurucusu ve şimdiki/bugünkü baş editörü/genel yayın yönetmeni olan Hugh Hefner'in de katıldığı geçen ayki bir toplantıda alındığı anlaşılıyor/tahmin ediliyor.)

Magazine executives admitted that Playboy - which was founded in 1953 - had been overtaken by the changes it pioneered, according to the New York Times.
to admit= itiraf etmek, kabul etmek
to be found in= ...da kurulmak/temeli atılmak
to overtake= (başarı vb olarak) geride bırakmak, geçmek, sollamak, üstün çıkmak
* Television soon overtook the cinema as the most popular form of entertainment.
  (Televizyon kısa bir zamanda en popüler/en çok kullanılan eğlence şekli olarak sinemayı geride bıraktı/geçti/solladı.)
to pioneer= öncülük etmek/yapmak, çığır açmak, kapı açmak
* He pioneered in the development of airplanes.
  (Uçakların geliştirilmesine öncülük etti.)
according to= ..e göre, ..e bakılırsa
(New York Times gazetesinin haberine göre, derginin yöneticileri 1953 yılında kurulan/yayın hayatına başlayan playboy dergisinin, bizzat kendisinin öncülük ettiği/başlattığı değişimin gerisinde kaldığını/değişimin hızına yetişemediğini/değişimle baş edemediğini itiraf/kabul ediyorlar.)

"That battle has been fought and won," Playboy chief executive Scott Flanders is quoted as saying by the newspaper.
to fight= mücadele etmek
to win= kazanmak, galip gelmek
to quote: aktarmak, alıntı yapmak
(Gazetenin aktardığı/alıntı yaptığı konuşmasında/sözlerinde Playboy dergisinin icra kurulu başkanı/baş yöneticisi Scott Flanders "O savaş/mücadele verildi ve kazanıldı."

"You're now one click away from every sex act imaginable for free. And so it's just passe at this juncture."
to be one click away from= ..dan bir tık uzakta olmak, ..nın bir tık uzağında olmak
imaginable= hayal edilebilir, düşünülebilir, akla gelebilecek
for free= bedava, parasız, ücretsiz, beleşe
and so: bu nedenle, bu yüzden, bundan dolayı/ötürü
passe= demode, eskide kalmış, modası geçmiş
juncture= dönem, devir, zaman
(Artık/Bugün aklınıza gelebilecek her cinsel/seksüel şey bedavaya/ücretsiz olarak bir tık uzağınızda duruyor/bir tıkla elinizin altında. Bu nedenle bu dönemde/zamanda dergide çıplak kadın fotoğrafı yayını demode/modası geçmiş kalıyor diye söyledi.)

Gone, too, are the days when interviews with figures of the stature of Martin Luther King Jr, Malcolm X and Jimmy Carter made Playboy so culturally and politically significant, says the BBC's Nick Bryant in New York.
gone= geride kalmış, mazi olmuş
figure= şahsiyet, kişi
stature= prestij, itibar, önem
figures of the stature= prestijli/önemli kişiler/isimler/şahsiyetler, prestij sahibi kişiler/şahsiyetler
to make something significant= bir şeyi önemli hale getirmek/önemli kılmak, bir şeye önem kazandırmak
(BBC New York muhabiri Nick Bryant; Martin Luther King'in oğlu, Malcolm X ve Jimmy Carter gibi önemli kişilerle yapılan röportajların Playboy dergisini kültürel ve siyasal olarak önemli kıldığı günlerin de artık geride kaldığını söylüyor.)

Playboy's website has already banished nudity, partly to give it access to social media platforms like Facebook and Twitter. 
already= çoktan, zaten, daha önceden
to banish= çıkarmak, durdurmak, son vermek, bitirmek
partly= kısmen, bir ölçüde
to give someone/something access to= bir şeyi bir şeye bağlamak/erişimini sağlamak
* The highway will also give Kosovo access to the Adriatic Sea.
  (Otoyol ayrıca Kosova'yı Adriyatik Denizine bağlayacak.)
(Playboy dergisinin internet sitesi, sırf bu yüzden olmasa da Facebook ve Twitter gibi sosyal medya platformlarına girebilmek/platformlarında boy göstermek/platformlarından yararlanmak için zaten daha önceden çıplak kadın fotoğrafları yayınlamaya son vermişti/yayınlamayı durdurmuştu.)

And its popularity has soared, with web traffic quadrupling.
to soar= hızla yükselmek/artmak
to quadruple= dört kat/misli artmak, dört katına çıkmak/çıkarmak
(Böylece ziyaretçi sayısı dört kat artarak sitenin popülaritesinde/siteye rağbette büyük artış yaşandı/meydana geldi.)
(Dergi böylece internet trafiğini dört katına çıkarmayı başarmıştı.)