13 Aralık 2015 Pazar

İngilizce Deyimler ve İfadeler 67

to come into force


= (of a law, rule, etc.) to start being used
    to become applicable, to active
    to become valid or active (of a law, regulation etc.)
    to enter into force

= yürürlüğe girmek, uygulamaya konulmak, meriyete girmek
    yürürlük/geçerlilik kazanmak

ingilizce yürürlüğe girmek uygulamaya konulmak
to come into force English phrase


* When do the new regulations come into force?
  (Yeni düzenlemeler/yönetmelik/mevzuat ne zaman yürürlüğe giriyor/girecek?)

* The new law does not come into force until February of next year.
  (Yeni yasa/kanun bir dahaki senenin Şubat ayına kadar/ayından önce yürürlüğe girmeyecek.)

* That requirement will come into force on 19 September 2016.
  (Bu koşul/şart 19 Eylül 2016'da uygulamaya konulacak/geçerlilik kazanacak.)

* The reforms will come into force on 1 January 2016.
  (Reformlar 1 Ocak 2016'da yürürlüğe girecek/uygulamaya konulacak.)

* The law on the minimum wage is due to come into force in 2016.
  (Asgari ücretle ilgili yasa 2016 senesinde yürürlüğe girecek/yürürlük kazanacak.)

* These rates will come into force from 1 October 2016.
  (Bu oranlar/fiyat listeleri 1 Ekim 2016'dan itibaren geçerli olacak.)

* The original plan was for the reform treaty to come into force on January 1st.
  (En başta planlanan, reform anlaşmasının 1 Ocak'ta yürürlüğe girmesiydi.)

* The government next announces that measures are due to come into force that will change the whole process.
  (Hükumet yetkililerince yapılan son açıklamada tüm süreci değiştirecek tedbirlerin/önlemlerin yürürlüğe gireceği/uygulamaya konulacağı duyuruldu.)

* The new traffic regulations come into force tomorrow.
  (Yeni trafik düzenlemeleri/yönetmeliği/mevzuatı yarın yürürlüğe giriyor.)

* The document is expected to come into force in January 2016.
  (Belgenin Ocak 2016'da yürürlüğe girmesi bekleniyor.)

* All of the signatories, including the EU, must ratify the treaty for it to come into force.
  (Anlaşmanın yürürlüğe girebilmesi için AB de dahil olmak üzere sözleşmeye taraf tüm ülkeler tarafından onaylanması gerekiyor.)

* The Convention against Corruption was adopted by the UN General Assembly on October 15th and came into force on December 1st.
  (Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi/Konvansiyonu BM Genel Kurulu'nda 15 Ekim'de kabul edildi ve 1 Aralık'ta yürürlüğe girdi.)

* But the Netherlands is not the only country preventing the agreement from coming into force-- there are still many countries yet to ratify the agreement.
  (Ancak anlaşmanın yürürlüğe girmesini engelleyen tek ülke Hollanda değil. Anlaşmayı henüz/daha onaylamayan pek çok ülke var.)

12 Aralık 2015 Cumartesi

İngilizce Deyimler ve İfadeler 66

to come into existence


= to come about, to be created

= meydana gelmek, ortaya çıkmak, oluşmak, hasıl olmak
    var olmak, türemek, var olmaya başlamak, kurulmak

ingilizce meydana gelmek oluşmak ortaya çıkmak türemek
come into existence English phrase


* The universe came into existence with a big bang.
  (Evren/Kainat büyük patlama ile/sonucunda oluştu/meydana geldi.)

* There are many ways in which new words come into existence.
  (Yeni kelimeler türetmenin/oluşturmanın bir çok yolu/yöntemi vardır/bulunuyor.)

* When did atheism come into existence?
  (Ateizm ne zaman ortaya çıktı?)

* Malaysia came into existence in 1957.
  (Malezya 1957 senesinde kuruldu.)

* Pakistan came into existence as an independent country in 1947.
  (Pakistan 1947 yılında bağımsız bir ülke olarak varlık kazandı/kuruldu.)

* This law came into existence in 1918.
  (Bu yasa 1918 yılında çıktı/oluşturuldu.)

* The council does not come into existence until September 2016.
  (Meclis/Konsey Eylül 2016'ya kadar/2016'dan önce kurulmaz.)

* The first electric calculator came into existence toward the end of the 19th century.
  (İlk elektrikli hesap makinesi 19. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıktı/üretildi.)

* The earth came into existence about five thousand million years ago.
  (Yeryüzü/Dünya yaklaşık beş milyar yıl önce meydana geldi.)

* Modern cosmology believes the universe to have come into existence about 15 billion years ago.
  (Modern evrenbilimi kainatın/evrenin yaklaşık 15 milyar yıl önce meydana geldiğine inanmaktadır/düşünmektedir.)

İngilizce Deyimler ve İfadeler 65

to come into effect/operation (from)


= if a new rule or law comes into effect, it starts to be used
    to start doing something
    to come into use; to begin to apply
    to start working; to start having an effect
    to come/enter into force
    to become enforceable/applicable

= yürürlüğe girmek, uygulamaya konulmak/geçmek
    kullanılmaya başlanmak, uygulanmaya başlamak
    faaliyete geçmek, hayata geçirilmek, işletmeye başlamak

ingilizce yürürlüğe girmek uygulamaya konmak hayata geçirilmek
come into effect English phrase

* New controls come into effect next month.
  (Yeni düzenlemeler önümüzdeki/gelecek ay uygulamaya konuluyor/konulacak.)

* The law came into effect on New Year's Day.
  (Yasa yeni yılın ilk gününde/1 Ocak'ta yürürlüğe girdi/uygulamaya konuldu.)

* The new Council Tax rates came into effect from 1st April.
  (Yeni belediye vergisi oranları 1 Nisan'dan itibaren yürürlüğe girdi/uygulamaya konuldu.)

* The new safety regulations come into effect at the beginning of the month.
  (Yeni güvenlik mevzuatı/yönetmeliği ay başında/bu ayın başında yürürlüğe giriyor/girecek.)

* The new rules come into operation from next week.
  (Yeni yasalar gelecek haftadan itibaren/başlayarak yürürlüğe giriyor/girecek.)

* The new rules will come into effect on the 1st of January.
  (Yeni yasalar 1 Ocak'ta yürürlüğe girecek/uygulamaya konacak.)

* The new tax rules come into effect from next Monday.
  (Yeni vergi kanunları gelecek/önümüzdeki Pazartesi'den itibaren yürürlüğe giriyor/girecek.)

* When the changes come into effect, productivity is certain to rise.
  (Değişiklikler/Düzenlemeler hayata geçince/geçtiğinde verimlilik mutlaka/kesinlikle artacak/yükselecek.)

* The new tax system comes into effect next year.
  (Yeni vergi sistemi gelecek yıl yürürlüğe giriyor/girecek.)

* A: When did these rules come into effect?
  (Bu mevzuat/tüzük/kurallar ne zaman yürürlüğe girdi/kullanılmaya başlandı?)
  B: They came into effect while you were on vacation.
  (Siz seyahatteyken yürürlüğe girdi/kullanılmaya başlandı.)

* Previously, the two countries signed a free trade agreement that will come into effect by the end of this year.
  (Daha önce, iki ülke bu yılın sonunda yürürlüğe girecek bir serbest ticaret anlaşması imzalamıştı.)

* A law allowing gay and lesbian couples to marry and have the right to adopt comes into effect in Mexico City.
  (Meksiko City'de gay ve lezbiyen/eşcinsel çiftlerin evlenmelerine ve evlat edinmelerine izin veren bir yasa yürürlüğe giriyor.)

9 Aralık 2015 Çarşamba

İngilizce Deyimler ve İfadeler 64

to come into use


= to start being used by people

= kullanılmaya başlamak, kullanıma girmek
    hizmete girmek/sunulmak

kullanılmaya başlanmak
come into use English phrase


* Computers first came into use in the early 1950s.
  (Bilgisayarlar ilk defa 1950'lerin başında kullanılmaya başlandı.)

* When did the word "biotechnology" come into common use?
  ("Biotechnology/Biyoteknoloji" kelimesi yaygın olarak ne zaman kullanılmaya başlandı?)

* The computerised system came into use at the end of last year.
  (Bilgisayarlı sistem geçen/geçtiğimiz senenin sonunda kullanılmaya başlandı/hizmete girdi/sunuldu.)

* Air conditioners have come into wide use recently.
  (Klimalar son zamanlarda yaygın şekilde kullanılmaya başlandı.)

* In 1918, when I was 6 or 7 years old, radio was just coming into use in the Great War.
  (1918 senesinde, ki ben o zaman 6 ya da 7 yaşındaydım, telsiz Büyük Savaşta/1.Dünya Savaşında daha yeni yeni kullanılmaya başlanmıştı.)

* As more paper money came into use, the value fell.
  (Fazla miktarda kağıt para kullanıma girdiği/piyasaya sürüldüğü için değeri düştü.)
  (Fazla miktarda kağıt para kullanıma girdikçe/piyasaya sürüldükçe değeri düştü.)

8 Aralık 2015 Salı

İngilizce Deyimler ve İfadeler 63

to come into play


= to become involved/an important factor in something
    to start to happen or have a use or an effect in a particular situation
    to go into force

= devreye girmek, işin içine girmek/katılmak
    karışmak, bulaşmak, ilgisi olmak, alakalı olmak
    etkili olmak, rolü olmak, sahne almak
    kullanılmaya başlamak, yürürlüğe girmek, faaliyete geçmek

ingilizce devreye girmek karışmak kullanılmaya başlamak
come into play English phrase

* Oh, I'm sure personalities always come into play in situations like this.
  (Oh, bu gibi durumların her zaman kişilikle/şahsiyetle alakalı olduğundan eminim.)
  (Oh, Çok iyi biliyorum ki bu gibi durumlarda her zaman işin içine kişilikler/şahsiyetler girer.)

* When the new policy comes into play, fewer people will have control.
  (Yeni politika uygulamaya geçtiğinde/yürürlüğe girdiğinde kontrol/otorite/güç çok az insanda olacak.)

* This rule will come into play immediately.
  (Bu yasa/kural acilen/ivedilikle yürürlüğe girecek/hayata geçirilecek.)

* In the summer months a different set of climatic factors come into play.
  (Yaz aylarında farklı iklim koşulları devreye giriyor/etkili oluyor/sahne alıyor.)

* In sales, all of your skills come into play. You use them all.
  (Satışta/Satış yaparken sahip olduğunuz tüm yetenekler işin içine girer. Hepsini/Bütün yeteneklerinizi kullanınırsınız/yeteneklerinizden faydalanınırsınız.)

* All your hard practice and preparation will now come into play in the finals.
  (Bütün o zorlu/sıkı idman/antrenman ve hazırlıklarınızın önemini/faydasını şimdi finallerde göreceksiniz.)
  (Bütün o zorlu/sıkı idman/antrenman ve hazırlıklarınız şimdi finallerde etkisini gösterecek/devreye girecek.)
 
* New 20 euro notes come into play on Wednesday
  (Yeni 20 Euroluk kağıt paralar Çarşamba günü tedavüle giriyor/girecek/piyasaya sürülüyor.)

* In the recent Sheena Bora murder case, the entire Mumbai police department has come into play.
  (Geçenlerdeki Sheena Bora cinayeti davasında Mumbai polis departmanının tamamı işin içine girmiş/dava üzerinde çalışmış.)

* When the case couldn't be solved by the police department alone, that's when the experts came into play.
  (Davayı/Dosyayı ne zamanki polis tek başına çözemezse işte o zaman devreye uzmanlar girer.)

* The task of conducting attack on the enemy will be coming into play shortly.
  (Düşmana taarruz/saldırı düzenlenmesi/gerçekleştirilmesi görevi kısa süre içerisinde tatbik edilecek/uygulamaya/faaliyete geçirilecek.)

* The airbus flight will come into play the moment the sky is clear.
  (Hava açıldığı/Hava şartları normalde döndüğü an/gibi uçakların uçuşu başlayacak/faaliyete geçecek.)

* The electric power comes into play to run various machines.
  (Elektrik gücü çeşitli makineleri çalıştırmak için devreye girer/çalıştırmada kullanılmaktadır.)

7 Aralık 2015 Pazartesi

İngilizce Deyimler ve İfadeler 62

to come into one's own 

to come into your own/its own

= to be your natural best, to find your voice, to realize your potential, to discover one's inner strength
    to become very good/useful/successful or important in a particular situation
    to have the opportunity to show how good/effective or useful you are or something is
    to reach a point in one's development where one's comfortable with one's self
    to begin to have the kind of success that you are capable of having : to become very skillful, successful, etc.
    to become independent; to be recognized as independent and capable, usually after much effort or time
    to obtain rightful recognition or prosperity

= layık olduğu/hak ettiği yere gelmek
    kendini göstermek/kanıtlamak, rüşdünü ispatlamak, potansiyelini göstermek, kendini bulmak
    sivrilmek, öne çıkmak, dikkat çekmek
    yeteneği takdir edilmek/kabul edilmek, itibar kazanmak/sahibi olmak
    çok iyi/yararlı/faydalı olmak, çok işe yaramak, çok iş görmek, avantaj sağlamak
    bağımsızlığını kazanmak, kendi ayakları üstünde durmaya başlamak, kendini toparlamak

kendini göstermek potansiyelini açığa çıkarmak
come into your own English phrase
* She has really started to come into her own recently.
  (Son zamanlarda yeteneğini/gerçek potansiyelini iyice göstermeye/ortaya koymaya başladı.)

* The town comes into its own during the wine festival.
  (Şarap festivalinin kasabaya/şehre büyük getirisi/avantajı oluyor.)

* Technology came into its own during the last century.
  (Teknoloji son yüzyılda/asırda sivrildi/kendini gösterdi/ön plana çıktı.)

* Mexico will come into its own as a vacation spot.
  (Meksika bir turizm merkezi olarak kendini kabul ettirecek/layık olduğu yere/konuma gelecek.)

* All I'm saying is you're finally in a place where you're coming into your own.
  (Tek söyleyebileceğim sonunda/nihayet kendini gösterebileceğin/kanıtlayabileceğin bir yerdesin/konumdasın.)

* I'm so pleased to see you coming into your own.
  (Hak ettiğin yere geldiğini/Kendini kanıtladığını görmek beni çok sevindirdi/mutlu etti.)

* You were never gonna come into your own when he was around.
  (O yanında/çevrende/yakınında olduğu sürece asla kendini gösteremeyecektin/kendi ayakların üzerinde duramayacaktın.)

* After five years in medicine, he came into his own. He became an excellent doctor.
  (Tıp alanında geçen/Doktorlukla geçen beş seneden sonra kendini kanıtladı/ne kadar başarılı olduğunu gösterdi. Harika bir doktor oldu.)

* The company was struggling for many months, but now it really seems to be coming into its own.
  (Firma aylardır ayakta kalma/batmama mücadelesi veriyordu/zor durumdaydı ama artık toparlanmış/düzlüğe çıkmış gibi görünüyor.)

* In the wintry conditions the Norwegian team really came into their own.
  (Kışa özgü koşullarda/Kış şartlarında Norveç takımı/ekibi çok etkili/başarılı olduklarını/üstün olduklarını gösterdi/kanıtladı.)

* On bad roads this little car really comes into its own.
  (Bozuk yollarda bu küçük araba büyük avantaj sağlıyor/çok işe yarıyor.)

* Since he was appointed to vice-president, he's really come into his own.
  (Başkan yardımcılığına atandığından/getirildiğinden beri kendini/potansiyelini/ne kadar başarılı/yetenekli biri olduğunu gösteriyor/ortaya koyuyor.)

* Keep working hard. One day you'll come into your own.
  (Çok çalışmaya devam et. Bir gün hak ettiğin yere geleceksin/kendini gösterme fırsatı yakalacaksın.)

* Ferragamo came into his own in last Sunday's match, scoring three goals in the first half.
  (Ferragamo son Pazar günkü maçta ilk yarıda üç gol atarak kendini/potansiyelini gösterdi/kanıtladı.)

* When the traffic's this bad, a bicycle really comes into its own.
  (Trafiğin böyle/bu şekilde kötü/berbat olduğu zamanlarda, bir bisiklet çok işe yarıyor/iş görüyor/avantajlı oluyor.)

* On icy roads, a four-wheel drive vehicle really comes into its own.
  (Buzlu yollarda dört çeker bir aracın büyük avantajı oluyor/dört çeker bir araç çok işe yarıyor.)

* Cars are banned from the city centre so a bicycle really comes into its own here.
  (Arabalar şehir merkezine giremiyor/Arabaların şehir merkezine girmeleri yasak, bu yüzden burada bisikletin çok faydası oluyor/avantajı var.)

* She really came into her own when she got divorced.
  (Boşandığı zaman kendini buldu/kendine geldi/kendi ayakları üzerinde durmaya başladı.)

* Maria is coming into her own as a concert pianist.
  (Maria konser piyanisti olarak kendini kanıtlamaya başladı/rüşdünü ispatlıyor.)

* By the time he was 25, Fox had come into his own as an international soloist.
  (25 yaşına gelmeden Fox uluslararası bir solist olarak kendini kanıtlamıştı/bir itibar sahibi olmuştu.)

* DVD has finally come into its own since its birth in 1994.
  (DVD 1994 senesindeki icadından/ilk üretiminden beri/bu yana sonunda/nihayet hak ettiği yere geldi/itibarı görmeye başladı.)

* He is a writer who has at last come into his own.
  (O sonunda/nihayet kendini kanıtlamayı/göstermeyi başaran bir yazardır.)

* She finally came into her own as a sculptor of the first magnitude.
  (Sonunda alanının en iyi heykeltıraşı olarak rüşdünü ispatladı/kendini kanıtladı.)

* Jill was a shy, awkward girl, but when she went to college she started to come into her own.
  (Jill utangaç ve garip bir kızdı/kızın tekiydi ama üniversiteye gidince gerçek potansiyelini/kişiliğini bulmaya/göstermeye başladı.)

* The two folk languages will at last come into their own.
  (İki akraba dil/Aynı kökene sahip iki dil sonunda layık oldukları yere gelecekler/hak ettikleri itibarı görecekler.)

* The serial composers have finally come into their own.
  (Dizi yazarları/senaristleri sonunda kendilerini gösterebildiler/hak ettikleri yere gelebildiler/itibar görmeye başladılar.)

6 Aralık 2015 Pazar

İngilizce Deyimler ve İfadeler 61

to come into (fashion)


= to become stylish or fashionable
    to begin to be popular

= moda olmak, tutulmak
    modalaşmak, moda olmaya/tutulmaya başlamak

ingilizce moda olmak tutulmak
come into fashion phrasal verb English


* You should buy a green blouse, green has come into this season.
  (Yeşil bir bluz almalısın/alsan iyi olur, yeşil bu sezon moda.)

* Short skirts have come into this year.
  (Kısa etekler bu yıl moda oldu.)

* Hats are coming into fashion.
  (Şapkalar moda oluyor.)

* Do you think that a design like this will ever come into fashion?
  (Sence bunun gibi bir tasarım moda olabilecek mi/tutulabilir mi?)

* That kind of dance will never come into fashion.
  (Bu dans biçimi/türü asla tutulmaz/moda olmaz.)

* Long skirts have come into fashion again.
  (Uzun etekler tekrar moda oldu/moda olmaya başladı.)