idiom etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
idiom etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Eylül 2015 Perşembe

İngilizce Deyimler ve İfadeler 20


bang for the buck

bang for one's buck


= worth of one's money or effort
    value for the money spent; excitement for the money spent; a favorable cost-to-benefit ratio
    if something provides more bang for the buck, it means it has more value for the money spent
    the leverage provided by an investment

= paranın/emeğinin/zahmetinin karşılığı/sonucu
    verdiğin/harcadığın paraya/zamana/zahmete değmek
    belli bir paranın karşılığında alınabileceğin en iyisi, verilen paraya en iyisini almak
    harcanılan paranın karşılığı, paranın meydana getirdiği etki
    yatırım getirisi, yatırımın geri dönüşümü
    uygun maliyetli, daha hesaplı/ekonomik

ingilizce hesaplı uygun maliyetli paraya değmek yatırım getirisi
bang for the buck english idiom


* I think we should use online ads instead of TV commercials. They give more bang for the buck.
  (Bence TV yerine internete reklam vermeliyiz. Verdiğin paraya daha çok değiyor/paranın karşılığını daha çok alıyorsun.)
  (TV'ye reklam vereceğimize internete reklam versek daha iyi olur bence. Fiyat performans/memnuniyet bakımından internete reklam vermek çok daha iyi.)

* Newspaper advertising works well for us because we get the best bang for the buck.
  (En uygun maliyetli olduğu için/En iyi fiyat performansa sahip olduğu için/Geri dönüşümü güzel olduğu için gazete reklamının/ilanının bize iyi faydası/katkısı oluyor.)

* She wants the most bang for her buck.
  (Parasının karşılığını en iyi şekilde almak/görmek istiyor.)
  (Parasıyla alabileceğinin en iyisini almak istiyor.)

* You can get a lot of bang for your buck at this store.
  (Bu mağazada verdiğiniz paranın karşılığını fazlasıyla geri alırsınız.)
  (Bu mağazada çok uygun fiyatlara alışveriş yapabilirsiniz.)

* If you buy in bulk, you get more bang for your buck.
  (Açık/ambalajsız/kutusuz/şişesiz ürünler satın alırsan/Alışverişini toptan yaparsan, çok daha ekonomik olur/uygun fiyata almış olursun.)

* You might get "a lot of bang for your buck" by reserving seats early and saving hundreds of dollars.
  (Yerinizi/koltuğunuzu önceden ayırtarak/rezervasyon yaptırarak biletinizi en iyi/uygun fiyata alıp yüzlerce dolarınız size kalabilir/yüzlerce dolar tasarruf edebilirsiniz.)

* How much bang for the buck did you really think you would get from a twelve-year-old car—at any price?
  (Fiyatı ne olursa olsun 12 yaşında/yıllık bir arabayı alarak gerçekten ne kadar kâr etmeyi düşündün/bekliyordun?)

* This is a great little red wine that gives you plenty of bang for the buck.
  (Bu, paranızın karşılığını fazlasıyla alabileceğiniz/fiyatı çok uygun/ekonomik harika küçük kırmızı bir şaraptır.)

* Get the combo platter - you get better bang for your buck!
  (Size hepsinden karışık bir tabak getireyim/Karışık tabak alın, fiyatı daha uyguna gelir.)

* We offer free child care, so people get more bang for their buck when they join our health club.
  (Ücretsiz çocuk bakım hizmeti sunuyoruz, böylece insanlar sağlık/spor/fitness kulübümüze geldiklerinde ekonomik olarak çok daha kazançlı çıkmış oluyorlar.)

* For most users, these new computers provide more bang for the buck.
  (Çoğu kullanıcıya göre, bu yeni bilgisayarlar fiyat performans bakımından daha iyiler.)

* You get more bang for your buck at garage sales. They're fun!
  (Garaj/İkinci el satışlarında çok uyguna/ekonomik alışveriş yapılıyor. Garaj satışları çok eğlenceli oluyor/geçiyor.)

* Buying a condominium is better than renting for years and years; more bang for the buck.
  (Bir daire almak senelerce kiralamaktan daha iyi/mantıklı, çok daha ekonomik/maliyeti çok daha uyguna geliyor.)

* We were able to get a big bang for our buck when we advertised on the Internet.
  (İnternete reklam verdiğimizde reklama verdiğimiz para bize fazlasıyla dönebiliyordu.)
  (İnternete verdiğimiz reklam sayesinde o reklama harcadığımız paranın daha fazlasını kazanabiliyorduk.)

* We always get the largest packages of dog food—more bang for the buck.
  (Her zaman en büyük boy köpek maması paketinden alıyoruz, daha hesaplı/ekonomik oluyor.)

* Even though Mariko's trip to London was expensive, she felt that she got some bang for her buck as she had many good experiences!
  (Her ne kadar Mariko'nun Londra seyahati/gezisi pahalıya patladıysa da/tuzlu olduysa da, o harcadığı paranın yaşadığı bir çok güzel şeye fazlasıyla değdiğini düşünüyordu.)

* They’re very careful when they spend money, and they’re going to insist on getting the most bang for their buck.
  (Para harcarken çok dikkatlidirler, paralarıyla en iyisini almak için kılı kırk yararlar.)

* This restaurant offers people the most bang for the buck.
  (Burası en uygun maliyetli/fiyatı en uygun restoran.)
  (Bu restoranda aynı fiyata/parayla diğer restoranlarda yediğinizden daha fazla yiyebilirsiniz.)

* He claims that the new stadium offers taxpayers too little bang for the buck.
  (Vergi verenlerin parasıyla inşa edilen stadyumun harcanan bu paraya değmediğini söylüyor/iddia ediyor/değmediği görüşünü dile getiriyor.)

* A: I heard you bought a new HDTV.
  (Yeni bir HDTV aldığını duydum.)
  B: Yeah I did!
  (Evet, aldım.)
  A: How much was it?
  (Ne kadara/Kaç paraya aldın?)
  B: I got it for $799.99. It was 50% off!
  (799.99 dolara aldım. Yüzde 50 indirim vardı/indirimliydi.)
  A: Wow! You got a lot of bang for your buck!
  (Vay, baya uyguna/ucuza almışsın.)

16 Eylül 2015 Çarşamba

İngilizce Deyimler ve İfadeler 18


win-win (situation)


= good for everyone who is involved
    advantageous or satisfactory to all parties involved
    a cooperative agreement that is good for both people/companies

= iki tarafın da/tarafların kazançlı çıktığı/memnun olduğu durum
    iki tarafın da/tüm tarafların lehine/avantajına olan durum
    tarafların isteklerinin/çıkarlarının ortasının bulunduğu durum
    bir tarafın kazancının diğerinin kaybı olmadığı durum
    bir taraf kazanırken diğer tarafın kaybetmediği durum
    kazan-kazan durumu
    alan memnun satan memnun

ingilizce kazan-kazan alan memnun satan memnun
win-win situation english phrase


* Flexible working hours are a win-win situation for employers and employees.
  (Esnek çalışma saatleri işverenlerin de çalışan da lehine/avantajına/yararına olan bir durumdur.)

* The decision is a win-win for both sides.
  (Bu karar iki tarafın da lehinedir/Bu, iki tarafın da lehine/avantajına olan bir karardır.)
  (Bu, iki taraf için de olumlu bir karardır.)

* It appeared to be a perfect win-win situation.
  (Görünüşe göre tam bir kazan-kazan durumuydu.)
  (Herkesin/Tüm tarafların avantajına/lehine olan bir durum gibi görünüyordu/duruyordu.)

* It sounds like a win- win situation.
  (İki tarafın da kazançlı çıkacağı bir anlaşmaya benziyor/anlaşma gibi duruyor.)

* It's a win-win proposition for the buyer and the seller.
  (Alıcının da satıcının da memnun olacağı/kazançlı çıkacağı bir teklif/öneri.)

* This partnership will bring increased publicity to their company and new customers to ours. It’s a win-win situation.
  (Bu ortaklık, onların şirketlerinin bilinirliğini arttırırken bize de yeni müşteriler kazandıracak. Yani iki tarafında da kazançlı çıktığı bir durum.)

* You should always try and put yourself in a win win situation so that no matter what things will go your way.
  (Her ne olursa olsun işlerin/olayların senin istediğin gibi/doğrultuda gerçekleşmesi için daima uğraşıp/didinip kendini kazan-kazan durumuna sokmalısın/dahil etmelisin.)

* All intercultural encounters are a win-win for both parties, as they provide an opportunity for learning.
  (Öğrenim fırsatı/olanağı sağladığı için kültürlerarası buluşmaların/münakaşaların hepsi iki tarafın da kazancınadır/yararınadır.)

* Some stores will buy merchandise that other stores couldn't sell for a discounted price, this is considered a win win for both stores.
  (Birkaç mağaza, diğer mağazaların indirimli fiyatla satamadıkları/indirim yaptıkları halde ellerinde kalan ürünleri satın alacaklar, bu hem alıcı mağazanın ve hem de satıcı mağazanın avantajına/yararına olarak kabul ediliyor/görülüyor.)

* In theory this was supposed to be a win-win, since Google would be sending them traffic and they could make money on that traffic.
  (Teoride/Teorik olarak bunun iki tarafın da kazancına/yararına olması gerekiyordu/bekleniyordu, çünkü Google onları internet sistemine dahil edecek, onlar da internetten para kazanacaktı.)

* Fair trade is a win-win situation because both producers and consumer benefit.
  (Adil/Dürüst ticaret, hem üreticinin hem de tüketicinin yararına/kazancına olduğu için bir kazan-kazan durumudur.)

* The deal left each side to likely gain significantly so we had determined and labeled the deal a win win deal.
  (Anlaşma her bir tarafa/tarafların her birine beklenen/umulan kazancı sağlamıştı, bu yüzden anlaşmayı kararlaştırıp bir kazan-kazan anlaşması olarak niteledik.)

* The internship requirement for graduation has proved to be a win-win venture; companies receive the benefit of creative students with cutting-edge technical skills, while the students gain real-world experience in their chosen profession.
  (Mezuniyet/Mezun olmak için staj yapma zorunluluğunun bir kazan-kazan girişimi/müessesesi olduğu kanıtlanmıştır/ortaya çıkmıştır; öğrenciler seçtikleri mesleklerinde gerçek hayat tecrübesi elde ederlerken şirketler de en modern/ileri teknik becerilere/yeteneklere sahip yaratıcı öğrencilerden yararlanmaktadır.)

* Both sides had to think of the summit not as a chance for unilateral victory, but as a win-win game—and they did.
  (İki tarafın da zirveyi/toplantıyı tek tarafın elde edeceği bir zafer fırsatı olarak değil, aksine kaybedenin olmadığı bir oyun olarak görmesi gerekiyordu, öyle yaptılar da.)

* This is a win-win innovation—the kind of invention that makes you think it can really change the world.
  (Bu herkesin faydasına/kimseye bir zararı olmayan bir buluş/icat, size dünyayı gerçekten değiştirebileceğini düşündürten bir türden icat/buluş bu.)

* After all, the notion of win-win is so five minutes ago.
  (Ne de olsa/Zaten, herkes kazansın anlayışı/düşüncesi eskidenmiş/artık kalmadı/mazide kaldı/çoktan tarih oldu/düşüncesinin modası çoktan geçti.)

* Eating a salad dressing that contains a healthy fat is a win-win situation.
  (İçeriğinde yararlı/faydalı yağ bulunan/barındıran salata sosu yemek kişinin isteklerinin ortasının bulunduğu bir durumdur.)
  (Hem kuru kuruya lezzetsiz bir salata yememiş oluyorsun hem de yararlı yağ tüketmiş oluyorsun.)

* In other words they have managed to engineer a win-win situation for themselves, at the expense of their bitter rivals to the north of the island.
  (Başka bir ifadeyle/deyişle, adanın kuzeyindeki amansız/dişli rakiplerinin aleyhine olması sebebiyle iki türlü kazançlı çıktıkları bir durum meydana getirmeyi başardılar.)

* I'm truly confident that we can together win the future through a new win-win situation concept.
  (Her iki tarafın da kazanacağı yeni bir durum konseptiyle geleceği birlikte kazanabileceğimize tüm samimiyetimle inanıyorum/inancım tam.)

* We strive to establish a culture of cooperation that seeks to resolve the problems through a win-win approach.
  (Sorunlara, tüm tarafların kazançlı çıkacağı bir anlayışla çözüm bulunmasını amaçlayan bir işbirliği kültürü oluşturmak için çaba gösteriyoruz.)

* Remittances seem to be win-win situation both for the poorer recipient countries and the richer host nations.One country gets the money it so badly needs.the other country gets workers who are prepared to do the jobs that many non-immigrants are less willing to do.
  (İşgücü göçü her iki tarafın da , gönderen fakir ülkelerin de , talep eden zengin ülkelerin de çıkarına gibi görünüyor. Bir ülke çok ihtiyacı olan paraya kavuşurken diğer ülke yerlilerin pek yapmak istemedikleri işleri yapacak işçilere kavuşuyor.)

İngilizce Deyimler ve İfadeler 17


on the plus side

plus side



= positively; from a favorable view or perspective
    used to introduce a positive statement

= iyi/olumlu/güzel tarafından bakarsak/bakacak/düşünecek/ele alacak/değerlendirecek olursak
    işin iyi/güzel tarafı/yanı

ingilizce işin iyi tarafı iyi yanı
on the plus side english idiom


* My boss spilled water all over my keyboard today. On the plus side, it's much cleaner now.
  (Patronum bugün klavyemin üzerine baştan aşağı su döktü/suyu devirdi. Ama olaya iyi tarafından bakacak olursam, klavyem artık çok daha temiz.)

* But on the plus side, I'm pretty scared of flying, so if I don't go, it's still a win-win situation.
  (Ama iyi/olumlu tarafından bakarsak/bakılacak olursa, uçmaktan çok korkan biriyimdir ben, bu yüzden eğer gitmezsem yine de kazançlı sayılırım/bir şey kaybetmiş olmam/sayılmam.)

* On the plus side, the topic that we chose was very common, so it was easy to find information.
  (İyi tarafı, seçtiğimiz konu çok bilinen/yaygın bir konuydu, bu yüzden hakkında bilgi bulmak zor değildi.)

* On the plus side, death is one of the few things that can be done just as easily lying down.
  (İyi tarafından değerlendirecek olursak, ölüm uzanırken/yatarken çok kolay bir şekilde yapılabilecek birkaç bir şeyden biridir.)

* On the plus side - you'll have the place pretty much to yourself!
  (İyi/Güzel tarafı, evin çok büyük bir kısmının kendinize kalacak olması!)

* The engine's operational lifespan was shortened, but on the plus side it became easier to construct.
  (Motorların çalışma/hizmet/kullanım ömrü kısaldı, ama iyi tarafı ise motorların yapımı/imal edilmesi daha kolay hale geldi.)

* Also on the plus side, sales in the firm's travel retail businesses such as shops at ports and airports grew by three per cent to £301m.
  (Ayrıca işin güzel yanı, liman ve havaalanlarındaki mağazalar/dükkanlar gibi seyahat perakendeciliği firmalarındaki satışlar yüzde üç artışla 301 milyon sterlin oldu.)

* On the plus side, I've had more time over the past month to catch up with some reading.
  (Güzel tarafı, okuyamadığım kitapları tamamlamak için geçen ay boyunca daha çok vaktim oldu.)

* On the plus side, Paris is one of the best holiday destinations if the weather isn't great, because there are so many beautiful buildings and galleries to discover.
  (İyi tarafından bakacak olursak, keşfedilecek/gezilecek/görülecek birçok güzel yapı ve müze olduğu için hava güzel olmasa da Paris en iyi/güzel tatil beldelerinden/yörelerinden/noktalarından biri.)

* I've wasted hours on Internet, but on the plus side I have another day of weekend before I have to go to work.
  (Onca saatim internette geçti, ama güzel tarafı iş günümden önce hafta sonundan bir günüm daha var.)

* He has broken his leg and will have to give up sport for some weeks. On the plus side, he will be able to spend more time studying.
  (Bacağı kırıldı, birkaç boyunca spordan uzak durmak/spora ara vermek zorunda. Olaya iyi tarafından bakacak olursak, ders çalışmaya/derslerine daha çok zaman ayırabilecek.)

* It is snowing heavily and we shan't be able to travel as we planned. On the plus side, we don't have to visit my mother in law.
  (Kuvvetli kar yağışı var, düşündüğümüz/planladığımız seyahati/yolculuğu yapamayacağız. Güzel tarafı, kaynanamı ziyaret etmek zorunda değiliz.)

* It’s not a perfect setup but, on the plus side, I can work at home.
  (Çok güzel bir iş düzeni değil ama olumlu tarafından bakacak olursak, evden çalışabiliyorum.)

* On the minus side, the job doesn't pay very well, but on the plus side, the hours are very convenient.
  (Kötü/Olumsuz tarafı, işin maaşı çok iyi değil, ama iyi/güzel tarafı, çalışma saatleri çok rahat/uygun.)

* On the plus side, all the staff are enthusiastic.
  (Olumlu olarak şunu söyleyebilirim ki tüm personel/çalışanların hepsi şevkle hizmet ediyorlar.)

* The plus side of working at home is that you can be more flexible.
  (Evden çalışmanın iyi/güzel tarafı bir yere fazla bağlı kalmıyorsun/daha esnek olabiliyorsun.)

* On the plus side, you'll have a wonderful house if you move there.
  (Olumlu düşünecek/tarafından bakacak olursak, buraya taşınırsan/taşındığında harika bir evin olacak/evde oturacaksın.)

İngilizce Deyimler ve İfadeler 16


think outside the box

think out of the box


= to think differently/unconventionally, or from a new perspective
    to think in a creative way that is different from usual

= farklı açıdan düşünmek/bakmak/değerlendirmek/yaklaşmak
    alışılmış kalıpların/alışılmışın/geleneklerin dışına çıkmak
    geniş bir perspektiften bakmak/değerlendirmek/fikir üretmek
    alışılmışın dışında kararlar almak/hareket etmek
    değişik/farklı çözüm yolları aramak/düşünmek
    daha geniş düşünmek

ingilizce geniş düşünmek alışılmışın dışına çıkmak
think outside the box


* You won't come up with good ideas until you think outside the box.
  (Farklı açılardan bakmadıkça iyi fikirler bulamazsınız.)

* Let's think outside the box for a minute and try to find a better solution.
  (Bir dakikalığına alışılmış kalıpların dışında düşünüp daha iyi bir çözüm bulmaya çalışalım.)

* She is not good at thinking outside the box.
  (Kalıpların dışına çıkmayı pek sevmez.)

* You've got to learn to think outside the box, John.
  (Farklı açıdan bakmayı öğrenmen lazım John.)

* We try to encourage our researchers to think outside the box.
  (Araştırmacılarımızı geleneklerin dışına çıkmaları için cesaretlendiriyoruz/teşvik ediyoruz.)

* We are urging both sides to think outside the box.
  (İki tarafa da daha geniş düşünmelerini/olaya daha geniş bir açıdan bakmalarını tavsiye ediyoruz/düşünmeye/bakmaya çağırıyoruz/davet ediyoruz.)

* We need to come up with a really good advertising campaign. Let’s try to think outside the box.
  (Çok iyi bir reklam firması bulmamız lazım. Herkesçe bilinen reklam firmaları dışında bir firma bulmaya çalışalım.)

* We need to think outside the box if we are going to come up with something really new.
  (Eğer gerçekten de yeni bir şeyler bulacaksak, alışılmış kalıpların dışında düşünmemiz/hareket etmemiz lazım.)

* These guys are incredibly creative - they really know how to think out of the box.
  (Bu adamlar inanılmaz yaratıcı adamlar, farklı açıdan düşünmeyi/bakmayı çok iyi biliyorlar.)

* You have to think outside the box and adapt those strategies to your business.
  (Daha geniş düşünüp bu stratejileri iş hayatına adapte etmen/uyarlaman gerekiyor.)

* To bring in new members, we have to be willing to try innovative ideas and think outside the box.
  (Yeni üyeler kazanmak/Aramıza yeni üyeler katmak için, yenilikçi fikirler bulmaya ve daha geniş düşünmeye hazır olmalıyız.)

* The boss wants some new ideas - it's time to think outside the box.
  (Patron yeni fikirler duymak/görmek istiyor, daha geniş düşünmenin/alışılmışın dışına çıkmanın zamanı geldi.)