Şarkılarla İngilizce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şarkılarla İngilizce etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Eylül 2015 Pazar

Şarkı Şarkı Şakır Şakır İngilizce 5

Learning English With Songs

You Sang To Me / Marc Anthony 



I just wanted you to comfort me
(beni sadece rahatlatmanı/yüreğime su serpmeni istemiştim)
When I called you late last night
(dün gece geç saatte/vakitte sana uğradığımda/ziyaretine geldiğimde/geldiğim zaman)
you see I was fallin' into love
(gördüğün/anladığın gibi/üzere/anlamışsındır aşka tutuluyordum/aşık oluyordum)
Yes, I was crashin' into love
(evet aşka çarpılıyordum)
Oh of all the words you sang to me
(bana şarkı söyledin tüm sözleri)
About life, the truth and being free, yeah
(hayat, gerçekler ve özgür olmak hakkında olan)
You sang to me, oh how you sang to me
(bana şarkı söyledin, hem de nasıldı öyle bana söylediğin şarkı)

Girl, I live for how you make me feel
(sevgilim, bana hissettirdiklerin için yaşıyorum/yaşama sebebim sana hissettiklerim/sana olan hislerim/aşkım)
So I question all this being real
(bu nedenle bütün bunlar gerçek mi diye soruyorum/şüphedeyim)
'Cause I'm not afraid to love
(çünkü aşık olmaktan/aşktan korkmuyorum)
For the first time I'm not afraid of love
(ilk defa aşktan korkmuyorum)
(normalde aşk beni korkuturdu)

This day seems made for you and me
(bugün sanki senle benim için yaratılmış)
And you showed me what life needs to be
(ve sen bana hayatın ne/nasıl olması gerektiğini gösterdin/anlamamı sağladın)
Yeah, you sang to me, oh you sang to me
(bana şarkı söyledin)

All the while you were in front of me I never realized
(bunca zamandır/tüm bu zaman boyunca gözümün önündeydin/karşımdaydın, ben hiç farkedemedim/farkına varamadım)
I just can't believe I didn't see it in your eyes
(gözlerinde onu nasıl görememişim/fark edememişim inanamıyorum)
I didn't see it, I can't believe it
(anlamadım/farkına varmadım inanamıyorum)
Oh but I feel it
(fakat hissediyorum)
When you sing to me
(bana şarkı söylediğinde)
How I long to hear you sing beneath the clear blue skies
(bulutsuz/berrak mavi gökyüzünün altında şarkı söyleşini duymayı ne çok istiyorum bir bilsen)
And I promise you this time I'll see it in your eyes
(söz, bu defa/sefer gözlerinde onu göreceğim/fark edeceğim)
I didn't see it, I can't believe it
Oh but I feel it
When you sing to me

Just to think you live inside of me
(sadece içimde yaşadığını düşünmenin bile)
I had no idea how this could be
(mümkün olabileceği hiç aklıma gelmezdi)
Now I'm crazy for your love
(şimdi ise aşkından deliriyorum)
Can't believe I'm crazy for your love
(inanamıyorum/inanması zor, aşkından deliye döndüm/seni deli gibi seviyorum)
The words you said you sang to me
(bana söylediklerinle bana şarkı söyledin/sözlerin bana şarkı gibi geldi)
And you showed me where I wanna be
(olmak istediğim yeri/nerede olmak istediğimi gösterdin bana)
Yeah you sang to me, oh sang to me

All the while you were in front of me I never realized
.........
.........
----------- -------

* to call
= ziyaret etmek, uğramak
- I'll call tomorrow and we can discuss it then.
  (Yarın uğrarım, onu/bunu o zaman tartışırız/konuşuruz.)
- He called to pay his respects.
  (Taziyelerini sunmak için uğradı/ziyaret etti.)
- James called to see you.
  (James seni görmeye geldi/seni görmek için uğradı.)

* to be made for
= için yaratılmak/yaratılmış olmak
- We were made for each other.
  (Birbirimiz için yaratılmışız.)
- I'm not made for being father.
  (Baba olmak için yaratılmamışım/baba olmak bünyeme ters.)

* to long to
= çok istemek, can atmak
- Just like me, they long to be close to you.
  (Aynı/tıpkı benim gibi onlar da sana yakın olmak istiyorlar.)
- She longed to see him again.
  (Onu bir daha görmeyi çok arzuladı/istedi/görmek için can attı.)
- I long to return home.
  (Eve dönmeyi çok istiyorum.)

Şarkı Şarkı Şakır Şakır İngilizce 4

Learning English With Songs

Go West / Pet Shop Boys



Come on, come on, come on, come on
(haydi, haydi...)
(Together) We will go our way
(birlikte) (kendi yolumuza gideceğiz)
(Together) We will leave someday
(birlikte) (birgün/günün birinde yola çıkacağız/buralardan ayrılacağız/buraları terk edeceğiz)
(Together) Your hand in my hand
(birlikte) (el ele tutuşup.)
(Together) We will make our plans
(birlikte) (planlarımızı yapacağız)
(Together) We will fly so high
(birlikte) (çok yükseklere uçacağız)
(Together) Tell all our friends good-bye
(birlikte) (bütün arkadaşlarımıza veda edeceğiz)
(Together) We will start life new
(birlikte) (yeni bir hayata başlayacağız)
(Together) This is what we'll do
(birlikte) (yapacağımız şey işte bu)

(Go West) Life is peaceful there
(Batı'ya git) (hayat/yaşam orada rahat/huzurlu/dingin/sakin)
(Go West) In the open air
(Batı'ya git) (açık havada)
(Go West) Where the skies are blue
(Batı'ya git) (gökyüzünün mavi olduğu)
(Go West) This is what we're gonna do
(Batı'ya gitmek) (yapacağımız şey işte bu)
***
(Go West, this is what we're gonna do, Go West)
(Batı'ya gitmek, yapacağımız şey işte bu, Batı'ya gitmek)

(Together) We will love the beach
(birlikte) (sahile bayılacağız/sahil çok hoşumuza gidecek)
(Together) We will learn and teach
(birlikte) (öğrenip öğreteceğiz)
(Together) Change our pace of life
(birlikte) (yaşam tempomuzu değiştireceğiz)
(Together) We will work and strive
(birlikte) (çalışıp çabalayacağız)
(I love you) I know you love me
(seni seviyorum) (beni sevdiğini biliyorum)
(I want you) How could I disagree?
(seni istiyorum) (aksini nasıl söyleyebilirim ki?)
(So that's why) I make no protest
(işte bu yüzden) (karşı çıkmıyorum/itiraz etmiyorum)
(When you say) You will do the rest
(dediğinde/söylediğinde) (gerisini yapacağını/bundan sonrasını ben halledeceğim)

(Go West) Life is peaceful there
(Go West) In the open air
(Go West) Baby you and me
(Batı'ya gitmek) (sevgilim sen ve ben)
(Go West) This is our destiny
(Batı'ya gitmek) (bu bizim kaderimiz)
(Go West) Sun in wintertime
(Batı'ya git) (kışları güneşli/sıcak)
(Go West) We will do just fine
(Batı'ya git) (gayet iyi olacağız/rahat edeceğiz)
(Go West) Where the skies are blue
(Go West, this is what we're gonna do)

There where the air is free
(orası özgürce yaşanılan/dolaşılan yer)
we'll be (We'll be) what we want to be
(olacağız, olmak istediğimiz şey olacağız)
Now if we make a stand
(şimdi mücadele edersek)
we'll find (We'll find) our promised land
(cennetimizi buluruz/cennetimize kavuşuruz)

(I know that) There are many ways
(biliyorum) (bir çok yolu olduğunu)
(To live there) In the sun or shade
(orada yaşamanın) (güneşte veya gölgede)
(Together) We will find a place
(birlikte) (bir yer bulacağız)
(To settle) Where there's so much space
(yerleşmek için) (çok fazla odanın/geniş geniş odaların olduğu)
(Without rush) And the pace back East
(sıkış tıkış olmadan) (ve memleketimiz Doğu'nun temposu olmadan)
(The hustling) Rustling just to feed
(koşuşturmak olmadan) (gayret etmek olmadan sırf/sadece beslenmek için)
(I know I'm) Ready to leave too
(biliyorum) (gitmek için ben de hazırım)
(So that's what) We are gonna do
(işte bu) (Yapacağımız şey)

(What we're gonna do is
Go West) Life is peaceful there
(Go West) There in the open air
(Go West) Where the skies are blue
(Go West) This is what we're gonna do
(Life is peaceful there) Go West
(In the open air) Go West
(Baby, you and me) Go West
(This is our destiny)
Come on, come on, come on, come on

(Go West) Sun in wintertime
(Go West) We will feel just fine
(Go West) Where the skies are blue
(Go West) This is what we're gonna do
(Come on, come on, come on, come on)
(Go West)

---------- --

* to make a stand
= direnmek, direnerek savaşmak/mücadele etmek, karşı durmak
- He refused to accept it anymore and he decided to make a stand.
  (Daha fazla kabullenmeyi reddedip direnmeye/karşı koymaya karar verdi.)
- We have to make a stand.
  (Direnmeliyiz/karşı koymalıyız.)

Şarkı Şarkı Şakır Şakır İngilizce 3

Learning English With Songs

I Want To Know What Love Is / Foreigner



I gotta take a little time
(biraz zamana ihtiyacım var/bana biraz zaman ver)
A little time to think things over
(olan biteni/gidişatı/herşeyi iyice düşünmem için biraz zaman-istiyorum/biraz zamana ihtiyacım var-)
I better read between the lines
(satır aralarını okusam/işin iç yüzünü anlasam iyi olur/ederim)
In case I need it when I'm older
(yaşlandığımda ihtiyacım olacak çünkü)

Now this mountain I must climb
(şimdi tırmanmam gereken dağ bu/aşmam/halletmem gereken sorun bu)
Feels like a world upon my shoulders
(dünyayı omuzlamışım sanki/bir dünya yük var sanki omuzlarımda)
I through the clouds I see love shine
(bulutların ardında aşk parıltısını görüyorum/sıkıntılı günler geçince aşkı bulacağım)
It keeps me warm as life grows colder
(bunu düşünmek beni sıcak tutuyor hayat soğurken)

In my life there's been heartache and pain
(hayatımdan aşk acısı ve keder eksik olmadı/olmuyor)
I don't know If I can face it again
(buna/aşk acısına tekrar katlanabilir miyim bilmiyorum/emin değilim)
Can't stop now, I've traveled so far
(artık duramam/vazgeçemem, bu kadar uzun yol katetmişim/almışım)
To change this lonely life
(bu yalnız hayatımı değiştirmek için/değiştireyim diye)

I wanna know what love is
(aşk neymiş/nasıl birşey miş bilmek/öğrenmek istiyorum)
I want you to show me
(bana senin göstermeni istiyorum)(bunu senden öğrenmek istiyorum)
I wanna feel what love is
(aşk neymiş/nasıl birşeymiş hissetmek/yaşamak istiyorum)
I know you can show me
(gösterebileceğini/öğretebileceğini biliyorum)

I'm gonna take a little time
(kendime biraz zaman vereceğim/ayıracağım)
A little time to look around me
(etrafıma/çevreme bakınmam için biraz zaman-ayıracağım)
I've got nowhere left to hide
(saklanacak/kaçacak yerim kalmadı)
It looks like love has finally found me
(öyle görünüyor ki/görünen o ki aşk sonunda/nihayet buldu beni)

In my life there's been heartache and pain
I don't know if I can face it again
I can't stop now, I've traveled so far
To change this lonely life

I wanna know what love is
I want you to show me
I wanna feel what love is
I know you can show me

I wanna know what love is
I want you to show me
And I wanna feel, I want to feel what love is
And I know, I know you can show me

Let's talk about love
(aşktan bahsedelim/konuşalım)
I wanna know what love is, the love that you feel inside
(aşk neymiş öğrenmek istiyorum, aşkı, içinde hissedersin ya hani)
I want you to show me, and I'm feeling so much love
(bana aşkı öğretmeni istiyorum, çok güçlü/sağlam bir aşka ihtiyacım var)
I wanna feel what love is, no, you just cannot hide
(aşk neymiş hissetmek/yaşamak istiyorum, hayır öylece kaçamazsın/saklanamazsın)
I know you can show me, yeah
(bana gösterebileceğini/öğretebileceğini biliyorum, evet)

I wanna know what love is, let's talk about love
(aşk neymiş öğrenmek istiyorum, aşktan bahsedelim/konuşalım)
I want you to show me, I wanna feel it too
(bana aşkı öğretmeni istiyorum, aşkı yaşamak da istiyorum)
I wanna feel what love is, I want to feel it too
(aşk neymiş hissetmek/yaşamak istiyorum, yaşamak da istiyorum)
And I know and I know, I know you can show me
(ve biliyorum, biliyorum, biliyorum bana öğretebileceğini)
Show me love is real, yeah
(aşkın gerçek olduğunu göster/kanıtla bana)
I wanna know what love is...

------------

* gotta
= have got to (...meli, ..malı)
- Do what you gotta do.
  (Ne yapman gerekiyorsa yap.)
- I gotta go.
  (Gitmem/çıkmam lazım/gerekiyor/gitmeliyim/çıkmalıyım-telefonu- kapatmam lazım.)
- You gotta see this.
  (Bunu görmelisin/bunu kaçırma.)
- There's a couple of things I gotta do.
  (Yapmam gereken bir kaç/bir iki şey var.)
not: have/has ilaveli kullanımı ise zorunluluk anlamına daha fazla vurgu yaparken ayrıca bunun yakın zamanda olması gerektiğini ifade eder.
- I've gotta tell my wife I'll be late.
  (Geç kalacağımı eşime söylemem/haber vermem lazım)(bir an önce)

* to think over
= iyice/dikkatlice/enine boyuna düşünmek, düşünüp taşınmak, tekrar/bir daha düşünmek
- I need a few minutes to think it over.
  (Tekrar/bir daha düşünmek için bir kaç dakika istiyorum.)
- I've thought it over and have made up my mind; I'm going to take the job in Leeds.
  (İyice düşündüm ve kararımı verdim; Leeds'deki işi kabul edeceğim.)
- Let me think over your request for a day or so.
  (Teklifinizi bir iki gün iyice düşüneyim/düşüneceğim.)
- Think over what I said and let me know tomorrow what your decision is.
  (Söylediklerimi iyice düşün ve yarın bana kararını bildir/söyle.)
- I'll think it over and give you an answer next week.
  (Bunu iyice/dikkatlice/enine boyuna düşünüp haftaya size bir cevap/cevabımı veririm.)

* to read between the lines
= satır aralarını okumak, denmek/söylenmek isteneni anlamak, gizli/saklı manaları bulmak/çıkarmak,
  ima edileni anlamak, altında yatan anlamı anlamak/çıkarmak, içyüzünü anlamak
- After listening to what she said, if you read between the lines, you can begin to see what she really means.
  (Onun söylediklerini dinledikten sonra/dinleyince, satır aralarını okuduğunuzda, onun gerçekte ne söylediğini anlamaya başlayabilirsiniz.)
- Don't believe every thing you read literally. Learn to read between the lines.
  (Okuduğun her şeyi kelimesi kelimesine/genel anlamıyla kabullenme. Satır aralarını okumayı/onların altındaki gizli manaları bulmayı/çıkarmayı öğren.)
- I got a letter from Robyn and she isn't happy. She didn't say anything but I could tell by reading between the lines that something's wrong.
  (Robyn'den mutlu olmadığına dair bir mektup aldım/geldi. Herşeyi yazmamış/anlatmamış ama satır aralarını okuduğumda şunu diyebilirim ki bir sorunu var.)
- A good writer doesn't tell the reader everything directly but leaves it up to the reader to figure things out for themselves by reading between the lines.
  (İyi bir yazar okuyucuya herşeyi doğrudan anlatmaz/yazmaz/sunmaz ama bazı şeyleri satır aralarını okuyup kendilerinin bulup anlaması için bırakır.)

* gonna
= going to ifadesinin informal/günlük konuşma kısaltması
- What we gonna do now? (= What are we going to do now?)
  (Ne yapacağız şimdi?)