20 Haziran 2016 Pazartesi

İngilizce Deyimler ve İfadeler 109

to get something straight


= to understand something correctly/clearly
    to explain something clearly in order to avoid any misunderstanding or confusion
    to clarify; to make a situation clear, especially by reaching an understanding
    to get the picture

= bir şeyi doğru/iyice/güzelce anlamak/kavramak/idrak etmek
    daha iyi anlaşılmasını sağlamak
    bir şeyi açıklığa/aydınlığa kavuşturmak
    bir şeye açıklık getirmek, aydınlatmak, netleştirmek

get something straight english ingilizce

* Get this straight. I love her. She loves me.
  (Anla şunu/Şunu kafana iyice sok. Onu seviyorum. O da beni seviyor.)

* Let me get this straight. You're my father?
  (Şüphe kalmasın diye soruyorum/Netleştirmek için soruyorum. Sen benim babam mısın?)

* We had to repeat the explanation three times before they got it straight.
  (Tam olarak anlayıncaya kadar/anlamaları için açıklamayı üç defa tekrar etmek zorunda kaldık.)

* Look, let's get this straight. You mean there are two students with the same name?
  (Baksana, bunu bir iyice anlayalım. Aynı isimli/Adaş iki öğrencinin olduğunu mu söylüyorsun?)

* Let's get this straight— you really had no idea where he was?
  (Doğru mu anlamışım, onun nerede olduğuna dair hiçbir fikrin yok?)
  (İyice anlamak için soruyorum, onun nerede olduğunu kesinlikle bilmediğini mi söylüyorsun?)

* I can't seem to get the story straight.
  (Olayı bir türlü tam olarak/doğru bir şekilde anlayamıyorum.)
  (Kafam olaya/yaşananlara tam olarak basmıyor bir türlü.)

* Let me get this straight. You want me to go with him all the way to Portland?
  (Doğru mu anlamışım? Portland'a kadar tüm yol boyunca onunla gitmemi/ona eşlik etmemi istiyorsun.)

* It's time to get the facts straight.
  (Gerçekleri/Ne olup ne bittiğini doğru bir şekilde anlamanın/tam olarak öğrenmenin vakti geldi)

* Now get this straight. You're going to fail history.
  (Şimdi şunu iyice anla/kafana sok. Tarihten/Tarih dersinden kalacaksın/kalıyorsun/çakıyorsun.)

* I'm not sure I understand what you're saying. Let me try and get it straight.
  (Dediklerini/Söylediklerini anladığımdan emin değilim. Tam olarak anlamak istiyorum.)

* She finally got it straight and completed the project on time.
  (Sonunda/Nihayet işi/olayı doğru anlayıp projeyi vaktinde tamamladı.)

* Let me see if I've got this straight?
  (Bakalım doğru anlamış mıyım?)

* I'm glad we got that straight.
  (Bunu/Bu meseleyi/konuyu/olayı açıklığa kavuşturmamız iyi oldu.)
  (Bunu açıklığa kavuşturmamıza sevindim.)

* There's something we have to get straight.
  (Açıklığa kavuşturmamız/Netleştirmemiz/İyice anlamamız gereken bir konu/husus var.)

* We need to get your stories straight for the police.
  (Polise anlatacağın hikayeyi netleştirmemiz/hikayenin üstünden geçmemiz gerek.)

* Okay, fine, but let's get two things straight.
  (Tamam, olur/peki ama iki hususu açıklığa kavuşturalım/netleştirelim.)

* Let me get this straight; are you moving out of your flat in the middle of winter?
  (Yanlış duymadım değil mi, kış ortasında taşınacaksın/evini taşıyacaksın?)

* Let me get this straight. You say there's a moose in your bathtub?
  (Doğru mu duydum/anlamışım, küvetinizde bir musun/Kanada geyiğinin mi olduğunu söylüyorsunuz?)

* Let's get one thing straight. You and I are not friends. We're allies against a common enemy.
  (Bir şeyi doğru anlayalım/netleştirelim. Sen ve ben arkadaş değiliz. Ortak düşmanımıza karşı müttefikiz/ittifak yaptık/birleştik/beraber hareket ediyoruz, hepsi o kadar.)

* Let me get this straight – you didn't know they had your car.
  (İyice/Net olarak anlamak için soruyorum/söylüyorum, arabanı aldıklarını/arabanın onlarda olduğunu bilmiyordun/arabanı aldıklarından/arabanın onlarda olduğundan haberin yoktu.)

* Let's get the record straight. You say that you last saw this girl on Monday and you haven't seen her since then?
  (Netleştirmek/Tam olarak anlamak/emin olmak/öğrenmek için soruyorum. Bu kızı en son Pazartesi günü gördüğünü ve o günden beri de görmediğini mi söylüyorsun?)

* Let me get this straight - Tom sold the car and gave you the money?
  (Doğru mu anlamışım/Yanlış duymadım değil mi, Tom arabayı satıp parasını sana verdi?)

* I just need to get a few things straight here, for the record.
  (Burada bazı şeyleri açıklığa kavuşturmam gerek, kayıtlara/tutanağa geçsin diye.)

* Look, let's get something straight right from the start.
  (Bak, bir şeyi en başından açıklığa kavuşturalım.)

* Let me get the record straight. He never came to my place when my mom was out.
  (Yanlış anlaşılma olmasın diye söylüyorum. Annem dışarıdayken/evde yokken o evime hiç bir zaman/bir kere bile gelmedi.)

* Let me get something straight. I like Jeny, but I'm in love with her.
  (Yanlış anlaşılma olmasın/Aklına başka bir şey gelmesin diye söylüyorum. Jeny'yi beğeniyorum ama ona aşık değilim.)

* Let me get something straight. The rule is you need to start work at 9. If you are late again, you'll get fired.
  (İyice anla diye söylüyorum. Kural olarak saat dokuzda işe başlaman gerekiyor. Bir daha geç kalırsan/gelirsen, kovulursun/işten atılırsın.)

* Let me get this straight. I'm supposed to go there in the morning?
  (Doğru mu anlamışım?/Yanlış anlamış olmayayım diye soruyorum/Teyid etmek için soruyorum. Orada sabah mı olmam gerekiyor?)

* Let me get this straight: are you saying that you won't help us?
  (Doğru mu anlamışım, bize yardım edemeyeceğini mi söylüyorsun?)

* Let's get things straight. I didn't lunch with her.
  (Bir şeyi açıklığa kavuşturalım. Onunla yemeğe çıkmadık.)

* Let me get this straight. You want $85,000 for this miserable shack?
  (Yanlış duymadım/anlamadım değil mi? Bu rezalet/berbat/döküntü baraka/kulübe için 85.000 dolar mı istiyorsun?)

* Listen, let's get this straight. Are you calling me a thief?
  (Baksana/Hey, doğru mu duydum, sen bana hırsız mı diyorsun?)

* To get it straight - your name is Walter and I heard you call my employer Daddy, which means you're his son.
  (Doğru mu anlamışım, adınız Walter ve işverenime/patronuma baba diye seslendiğinizi/baba dediğinizi duydum, ki bu demektir ki onun oğlu oluyorsunuz.)

* I'm a visual person so I need you to write down the instructions step-by-step if you want me to get them straight. It's not enough for you just to tell me.
  (Ben görsel zekası güçlü olan biriyim, bu yüzden doğru/tam olarak anlamamı/kavramamı istiyorsan yönergeleri/talimatları senin tek tek yazman lazım. Öyle bana sadece anlatman yeterli olmaz.)

19 Haziran 2016 Pazar

İngilizce Deyimler ve İfadeler 108

to outdo someone


= to be, or do something, better than someone else
    to be better than someone else at doing something
    to do better than; to be more successful than (someone or something)
    to go beyond in action or performance
    to excel, to surpass

= (bir kimseden) daha iyi olmak/yapmak
    (bir kimseyi) geride bırakmak/geçmek, yenmek
    (Bir kimseye) üstün gelmek, (bir kimseden) daha başarılı olmak
    (bir kimseden) daha iyi/başarılı performans göstermek/sergilemek

to outdo someone english ingilizce

* My sister always tried to outdo me in school.
  (Kız kardeşim her zaman okulda/derslerde beni geçmeye çalışırdı/geçmek için çabalardı.)

* The men tried to outdo each other in their generosity.
  (İnsanlar cömertlikte birbirleriyle yarışıyordu.)

* He outdoes me in every subject.
  (O her alanda/konuda benden daha ileride/üstün/iyi/başarılı.)

* He always tries to outdo everybody else in the class.
  (Her zaman sınıfta birinci olmak/sınıfın en başarılısı/çalışkanı/sınıf birincisi olmak için uğraşıyor/çabalıyor.)

* It was important for me to outdo them, to feel better than they were.
  (Onlardan daha moralli olmak açısından onları geride bırakmak/geçmek benim için önemliydi.)
  (Onları geride bırakıp/geçip onlardan daha moralli olmak benim için önemliydi.)

* I just can't seem to outdo him. I've got a lot to learn.
  (Onu bir türlü geçemiyorum. Öğrenmem gereken çok şey var.)
  (Onu bir türlü yenemiyorum. Daha kırk fırın ekmem yemem lazım.)

* Skaters are trying to outdo each other in grace and speed.
  (Patenciler estetik ve hızda/çabuklukta/süratte birbirlerini geçmek/geride bırakmak/birbirlerine üstün gelmek için mücadele ediyorlar.)

* They are constantly trying to outdo each other.
  (Sürekli birbirlerine üstün gelmek/birbirlerini geçmek için uğraşıyorlar.)
  (Daha başarılı olmak için sürekli birbirleriyle yarışıyorlar/çekişiyorlar.)

* She scored 20 points in the first game. Not to be outdone, I scored 30 points myself in the second game.
  (İlk karşılaşmada/partide/oyunda 20 puan kazanmıştı/almıştı. Onun altında kalmamak için/kalmayayım diye ben de ikinci oyunda/partide 30 puan kazandım.)
  (İlk maçta 20 sayı üretmişti/20 basket atmıştı/20 sayıyla oynamıştı. Onun altında/gerisinde kalmamak için ben de ikinci maçta 30 basket attım/30 sayı ürettim/maçı 30 sayıyla bitirdim/tamamladım.)

* Smaller companies often outdo larger ones in customer service.
  (Küçük firmalar müşteri hizmetlerinde büyük firmalardan genellikle daha başarılılar/daha iyi hizmet veriyorlar.)
  (Müşteri hizmetleri konusunda küçük firmalar büyük firmalardan daha ileri seviyedeler/daha başarılılar/iyiler.)

* When it comes to speed of response, a small firm can outdo a big company.
  (Geri dönme süresinde/Müşteriye geri dönüş hızı/süresi konusunda, küçük firmalar büyük firmalardan daha iyi/başarılı olabiliyorlar.)

* Both sides have tried to outdo each other to show how tough they can be.
  (İki taraf da ne kadar çetin/dişli/zorlu olabileceklerini/olduklarını göstermek/kanıtlamak için birbirlerine üstün gelmeye çalıştılar.)

* Not to be outdone, other computer manufacturers are also donating machines to schools.
  (Altta kalmamak için diğer bilgisayar imalatçıları da okullara techizat bağışlıyorlar/bağışında bulunuyorlar.)

18 Haziran 2016 Cumartesi

İngilizce Deyimler ve İfadeler 107

get through to someone (2)


= to communicate with someone by telephone
    to succeed in making contact with someone
    to make contact with or reach someone
    to make a successful telephone call to (someone)

= (telefonla vb) bağlantı kurmak/sağlamak, ulaşmak
    birine telefonla vb ulaşmayı başarmak

get through to someone english ingilizce

* Where were you? I've been trying to get through to you all day!
  (Nerelerdeydin? Sabahtan beri sana ulaşmaya çalışıyorum/Sabahtan beri arıyorum bakmadın telefonuna.)

* I phoned her but couldn't get through. They said she's in a meeting.
  (Onu telefonla aradım ama ulaşamadım. Toplantıda olduğunu söylediler.)

* I can’t get through to his line at the moment, could you call back later please?
  (Şu an ona ulaşamıyorum/telefonu cevap vermiyor, daha sonra arayabilir misiniz lütfen?)

* Sorry you couldn’t get through to me. My phone was switched off, because the battery had died.
  (Bana ulaşamadığınız için kusura bakmayın. Şarjım bittiği için telefonum kapalıydı.)

* I can't get through to this number. Would you dial it for me?
  (Bu numaraya bağlanamıyorum/ulaşamıyorum. Benim için çevirir misiniz?)
  (Bu numara açmıyor/düşmüyor bir türlü. Bir de siz arar mısınız/dener misiniz/çevirir misiniz?)

* I'm trying to get through to the President but he's not answering his phone.
  (Başkana ulaşmaya çalışıyorum ama telefonuna bakmıyor/cevap vermiyor/telefonunu açmıyor.)

* I rang but couldn't get through to her.
  (Aradım/Telefonunu çaldırdım ama ulaşamadım ona.)

* You will always get through to a subject expert as we're not a call centre.
  (Bir çağrı merkezi olmadığımız/merkezimiz olmadığı için her zaman/her aradığınızda konusunda/alanında uzman kimselerle görüşürsünüz/iletişime geçersiniz.)

* I got through to the wrong department.
  (Yanlış departmana bağlandım/Yanlış departmanı aramışım.)

* He tried to get through to the family.
  (Ailesine -telefonla- ulaşmak için uğraştı.)

* You're so difficult to get through to!
  (Sana ulaşmak çok zor/ölüm!)
  (Sana kolay kolay/bir türlü ulaşamıyoruz ya!)

* John, try to get through to him.
  (John, ona ulaşmaya/onunla bağlantı kurmaya çalış.)

* I finally got through to Warren on his mobile.
  (Sonunda/Nihayet Warren'a cepten ulaştım/ulaşabildim.)

* If you're having trouble getting through, you should try e-mailing him.
  (Eğer telefonla ulaşmakta zorlanırsanız, ona e-posta/e-mail atmayı deneyin.)

* I've been trying to ring up all day and I couldn't get through.
  (Sabahtan beri arıyorum ama ulaşamadım/ulaşamıyorum.)

* The call wouldn't get through no matter how many times I tried.
  (Kaç defa denediysem de telefon bağlanmadı/düşmedi.)

* I tried to get through to an operator, but I couldn't get past the recording.
  (Operatöre ulaşmaya/bağlanmaya çalıştım ama otomatik ses kaydını geçemedim.)

* I tried to reach you on the phone, but I was unable to get through.
  (Telefondan sana ulaşmaya çalıştım ama ulaşamadım.)

* If the line is busy, keep calling until you get through.
  (Hat meşgulse, ulaşana kadar aramaya devam et.)

* I tried calling you several times but I couldn't get through.
  (Seni bir çok kez/defalarca aramaya çalıştım ama ulaşamadım.)

* After trying to reach them all night, we got finally through.
  (Bütün gece onlara ulaşmaya çalıştıktan sonra sonunda/nihayet onlarla iletişim kurabildi/konuşabildi/onlara ulaşabildi.)

* If you can’t get through to the person you want to talk to, you might be able to leave a message asking them to call you back.
  (Görüşmek istediğiniz kişiye ulaşamazsanız/kişiyle bağlantı kuramazsanız, sizi aramasını istediğiniz/söylediğiniz bir mesaj bırakabilirsiniz.)

17 Haziran 2016 Cuma

İngilizce Deyimler ve İfadeler 106

get through to someone (1)


= to make someone understand you or listen to your advice
    to make someone understand or believe what you mean
    to make someone understand what you are trying to say
    to be clearly expressed to and understood by (someone)
    to make oneself understood by someone
    to communicate something to someone
    to become clear or understood
    used when there are difficulties in communication, like when you're talking to someone who speaks a different language

= bir şey anlatmak, anlatmak istediklerini anlatabilmek, anlaşılmak
    bir şeyi birinin kafasına sokmak
    sözünü/lafını dinletmek, lafını geçirmek
    anlamasını/kavramasını sağlamak, anlamasına yardımcı olmak
    meramını/derdini anlatabilmek
    ikna edebilmek, izah edebilmek
    konuşabilmek, iletişime geçmek, iletişim kurmak

get through to someone english ingilizce

* I can't get through to him that he must rest.
  (İstirahat etmesi/Dinlenmesi gerektiğini söylüyorum, laf anlatamıyorum.)
  (İstirahat etmen lazım/Dinlenmen lazım diyorum, beni/sözümü dinlemiyor.)

* I had trouble getting through to people in English.
  (İngilizce insanlarla anlaşmakta/iletişim kurmakta/insanlara derdimi anlatmakta sıkıntı yaşadım/zorlandım.)

* I have tried getting through to him, but he just won’t listen!
  (Ona anlatmaya/izah etmeye/Onunla konuşmaya çalıştım ama dinlemiyor ki!)

* What's it going to take to get through to you?
  (Beni anlaman/anlayabilmen için ne yapmam lazım/gerekiyor?)
  (İkna olman için ne yapmam gerekiyor/ne yapmamı istiyorsun?)

* I find it impossible to get through to her.
  (Ona bir şey anlatmak/Ona derdini/meramını anlatmak imkansız bir şey.)
  (Ona bir şey anlatmak deveye hendek atlatmaktan daha zor.)

* I tried explaining why I thought so, but I just couldn't get through to him.
  (Neden böyle düşündüğümü açıklamaya/izah etmeye çalıştım ama anlatamadım/ikna edemedim.)

* I explained it carefully, but I just couldn't get through to him.
  (Ona dikkatli bir şekilde/tane tane/özenle açıkladım/izah ettim ama anlatamadım.)

* I just can't get through to him that we need more staff.
  (Daha çok personele/elemana ihtiyacımız olduğunu ona anlatamıyorum/kabul ettiremiyorum.)

* Am I getting through to you?
  (Beni anlayabiliyor musun/Derdimi anlatabiliyor muyum?)

* The angry teacher spent hours trying to get through to his bored students.
  (Asabi öğretmen bezgin öğrencilerinin anlamalarını sağlamak için baya bir zaman harcadı/baya bir uğraştı.)

* I've talked to him many times, but I just can't seem to get through to him.
  (Onunla defalarca/bir çok defa konuştum ama bir türlü anlatamadım/ikna edemedim/o kadar anlattım anlamıyor.)

* Jhumki was determined to find a way to get through to these kids and making learning science fun.
  (Jhumki bu çocuklarla iletişim kurmanın bir yolunu bulup fen dersini eğlenceli hale getirmeyi kafasına/aklına koymuştu.)

* I need to get through to my son and make him see drugs are not the answer!
  (Oğlumla konuşup/iletişim kurup uyuşturucunun çözüm/çare olmadığını görmesini/anlamasını sağlamam lazım.)

* An old friend might well be able to get through to her and help her.
  (Eski bir dostu/arkadaşı belki onunla konuşup/iletişim kurup/onu ikna edip ona yardımcı olabilir.)

* We managed to get through to each other.
  (Kendimizi birbirimize anlatabilmeyi/Birbirimizi anlayabilmeyi/Birbirimizle iletişim kurabilmeyi başardık.)
  (Birbirimizle iletişim kurabilmenin yolunu bulduk.)

* I tried my best to get through to John.
  (John'un anlaması için/John'a anlatabilmek için elimden geleni yaptım/bütün yolları denedim.)

* I feel I'm not getting through to some of the kids in my class.
  (Sınıfımdaki bazı öğrencilerle iletişim kurmayı başaramıyorum gibi hissediyorum.)
  (Sınıfımdaki bazı öğrenciler dersi/anlattıklarımı anlamıyorlar gibime geliyor.)

* Am I getting through to you, or should I speak slower?
  (Beni anlıyor musun yoksa daha yavaş mı konuşmam lazım/konuşayım?)
  (Beni anlayabiliyor musun yoksa daha yavaş mı/tane tane mi anlatayım?)

* Deaf people sometimes find it hard to get through to strangers.
  (İşitme engelli insanlar bazen yabancılarla/tanımadıklarıyla iletişim kurmakta zorlanabilirler.)
  (Yabancılarla iletişime geçmek/iletişim kurmak işitme engelli kişilere bazen zor gelir.)

* The little boy could not get through to his housemother.
  (Küçük çocuk, kaldığı çocuk yuvasının yöneticisi kadına derdini/meramını anlatamadı.)
  (Küçük çocuk, kaldığı çocuk yuvasının yöneticisi kadınla sağlıklı bir iletişim kuramadı.)

* Our warnings finally got through to him.
  (Uyarılarımızı sonunda/nihayet anladı.)
  (Ona yaptığımız uyarılar sonunda işe yaradı/etkisini göstermeye başladı.)

* I need someone who can get through to him.
  (Onunla konuşabilecek/sağlıklı iletişim kurabilecek/Onunla konuşup ikna edebilecek birine ihtiyacım var.)

* I really love this new singer. What she was singing about really got through to me.
  (Bu yeni şarkıcıyı çok beğeniyorum. Şarkılarının sözleri/Şarkılarında anlattıkları beni damardan yakalıyor.)
  (Bu yeni şarkıcıya bayılıyorum. Şarkılarında anlattıkları tam beni anlatıyor/şarkılarının sözlerinde kendimi buluyorum.)

* After showing James the pie charts and diagrams, I was finally able to get through to him.
  (James pasta grafikler ve şemalarla gösterince/sununca sonunda/nihayet söylediklerini/anlattıklarını tam olarak anlayabildim.)

* Pictures can sometimes help you get through to people more effectively than writing can.
  (Bazen bir resimle insanlara meramınızı/derdinizi/anlatmak istediklerinizi bir yazıdan daha etkili bir şekilde anlatabilirsiniz.)
  (İnsanlara derdinizi/meramınızı anlatmanızda bir resim bazen bir yazıdan daha çok yardımcı olabilir.)

* I warned the children about the dangers of playing in the street, but I am afraid that I didn't get through.
  (Çocukları caddede/sokakta oyun oynamanın tehlikeli olduğu konusunda uyardım ama maalesef anlatamadım/onlara etki edemedim/sözümü dinletemedim.)

* The teacher hoped to get through to the students by relating the subject to popular music.
  (Öğretmen, öğrencilerinin konunun popüler müzikle bağlantısını/ilişkisini anladıklarını umdu.)

* Grounding and other bog-standard punishments didn't get through to his son at all.
  (Evden dışarı çıkartmama ve diğer bilindik/normal cezalar oğlunun yaptığı hatayı anlamasında hiç bir yardımı/faydası olmadı.)
  (Evden dışarı çıkmama ve diğer bilindik/normal cezaların onun oğlunda hiç bir etkisi olmadı/etki etmedi.)

* When the rich boy's father lost his money, it took a long time for the idea to get through to him that he'd have to work and support himself.
  (Zengin çocuğun babası servetini kaybedince, çalışıp geçimini sağlamak zorunda olduğu düşüncesini oğluna anlatabilmesi/izah edebilmesi/kabul ettirebilmesi baya bir zamanını aldı.)

14 Haziran 2016 Salı

İngilizce Deyimler ve İfadeler 105

to get down to business/work


= to begin seriously doing what you need to do
    to start talking about the subject to be discussed
    to apply oneself to serious matters; to concentrate on work
    to begin to get serious
    to stop making small talk and start talking about serious topics related to business

= çalışmaya başlamak/koyulmak/girişmek
    iş konuşmaya/görüşmeye/toplantıya başlamak
    ciddileşmek, dikkatini vermek, konsantre olmak, yoğunlaşmak
    asıl işi ele almak/görüşmek/konuşmak
    asıl konuya gelmek, asıl işe bakmak, sadede gelmek

get down to business english ingilizce


* If everybody is here, let's get down to business.
  (Herkes buradaysa/geldiyse/tamamsa haydi başlayalım.)

* I've never seen him really get down to work.
  (Onun kendini tam olarak/adamakıllı işine verdiğini hiç görmedim.)

* Skip the pleasantries and get down to business.
  (Muhabbeti/Hoşbeşi bırak/geç de işi konuş/sadede gel/asıl konuya gel.)

* We've spent too much time goofing off. Now it's time to get down to work.
  (Boşa oturarak çok zaman/bir sürü zaman kaybettik/harcadık. Artık işe koyulmanın/girişmenin zamanı geldi.)

* I have a plane to catch, so let’s get down to business.
  (Uçağa yetişmem lazım, o yüzden haydi başlayalım/haydi işimize bakalım/koyulalım.)

* Dortmund get down to business in Dubai.
  (Dortmund takımı, Dubai'de çalışmalarına başladı.)

* You need to get down to work if you want to finish the assignment on time.
  (Ödevi/Görevi vaktinde bitirmek/yetiştirmek istiyorsan başlaman lazım.)

* Bob, it's high time you got down to work.
  (Bob, şimdiye başlaman/başlamış olman lazımdı.)

* Democratic candidates get down to business.
  (Demokrat Parti adayları çalışmalara başladı.)

* It's time to work now. Let's get down to business.
  (Şimdi/Artık iş zamanı. Haydi işe koyulalım/Haydi herkes işinin başına.)

* I enjoyed myself as a tourist but felt that I had to get down to business.
  (Turist olmanın tadını çıkarıyordum/keyfini sürüyordum ama kendimi işe koyulmak/girişmek zorunda hissettim.)

* If the introductions are over I'd like to get down to business.
  (Eğer giriş/açılış/takdim/tanışma kısmını bitirdiysek artık işimize bakalım diyorum.)
  (Eğer giriş/açılış/takdim/tanışma kısmı bittiyse, artık başlayalım mı/başlayabilir miyiz?)

* Enough talking. Let's get down to business!
  (Bu kadar muhabbet yeter. Haydi başlayalım/işimize bakalım/herkes işinin başına!)

* Before we get down to business, I'd like to thank you all for coming today.
  (Başlamadan önce bugün geldiğiniz için/katılımlarınızdan dolayı hepinize teşekkür etmek istiyorum.)

* Ok we have a lot of work to cover, let's get down to business!
  (Pekala bitirmemiz gereken bir sürü işimiz var, haydi başlayalım/iş başına!)

* Dinner is finished and now it's time to get down to business.
  (Yemek bitti, artık işimize bakmanın zamanı geldi/işimizle ilgilenelim.)

* When the meeting began everybody got down to business and began to discuss the important issues.
  (Toplantı başladığında/başlayınca herkes ciddileşti ve önemli meseleleri/konuları konuşmaya/tartışmaya/ele almaya başladı.)

* I believe that everyone is present for the board meeting, so let's get down to work, shall we?
  (Sanırım yönetim kurulu toplantısı için herkes mevcut/gelmiş durumda, o halde haydi başlayalım, olur mu/ne dersiniz?)

* No more chit-chat! Get down to work!
  (Bu kadar sohbet/çene çalma yeter! Çalışmaya başlayın/Dikkatinizi işinize verin/İşinize dönün/bakın/İşinizle ilgilenin!)

* With the election out of the way, the government can get down to business.
  (Seçimler aradan çıktığına/halledildiğine göre hükumet çalışmalarına başlayabilir.)

* All right, every one. Let's get down to business. There has been enough chitchat.
  (Pekala millet/arkadaşlar. Haydi başlıyoruz/herkes iş başına. Yeterince muhabbet ettik/çene çaldık.)

* When the president and vice president arrive, we can get down to business.
  (Başkan ve Başkan Yardımcısı geldiğinde başlayabiliriz.)

* Gentlemen, let’s leave the small talk to the side and get down to the business that we came for.
  (Beyler, muhabbeti bırakalım da buraya/bir araya gelme sebebimiz olan işimize bakalım/yoğunlaşalım.)

* They both knew they did not have much time, so they got down to business and began to discuss the issues that needed to be settled.
  (Her ikisi de fazla vakitlerinin olmadığını biliyordu/olmadığının farkındaydı, bu yüzden muhabbeti bırakıp/geçip asıl konuya girdiler ve halledilmesi/çözülmesi/ele alınması gereken meseleleri konuşmaya/görüşmeye başladılar.)

* You've been talking on the phone for a long time. I think it’s time you get down to business and finish your homework.
  (Saatlerdir telefonla konuşuyorsun. Bence artık işine bakıp ödevini bitirmelisin.)

* Now that everyone's here, let's get down to business and talk about the proposal.
  (Madem herkes burada/hazır, haydi başlayalım ve teklifle ilgili konuşalım.)

* I enjoyed working at the lemondade stand for the Summer, but it is time to get down to business and find a better job!
  (Yazın limonatacıda/limonata standında çalışmak zevkliydi ama artık ciddileşmenin/işi ciddiye almanın ve daha iyi bir iş bulmanın zamanı geldi.)

* We’ve got to get down to business, folks, or we’ll never get the newsletter out on time.
  (Haydi herkes iş başına arkadaşlar yoksa haber bültenini asla vaktinde yayımlayamayacağız/yetiştiremeyeceğiz.)

* We need to get down to business if we hope to finish this today.
  (Eğer bunu bugün bitirmek istiyorsak, hemen başlamamız/işe koyulmamız/girişmemiz lazım.)

* We decided to get down to business and try to finish our work quickly.
  (Hemen/Ciddiyetle çalışmaya koyulmaya ve işimizi çabucak bitirmeye gayret etmeye karar verdik.)

* The committee got down to business after coffee.
  (Komite/Komisyon kahve molasından/arasından sonra işe koyuldu/çalışmalarına başladı.)

12 Haziran 2016 Pazar

İngilizce Deyimler ve İfadeler 104

to get down to (sth/doing sth)


= to start doing something seriously and with a lot of attention and effort
    to give serious attention to something
    to start something seriously, with effort
    to start to direct your efforts and attention towards something
    to begin doing some kind of work in earnest

= (bir şeyi yapmaya ciddiyetle) başlamak/koyulmak/girişmek
    ciddiyetle üzerine eğilmek, ciddi şekilde ele almak
    bir şeyi kendini vererek/motive olarak yapmak

başlamak girişmek koyulmak
get down to doing something english expression ingilizce


* I can't seem to get down to studying, what should I do?
  (Kendimi tam olarak vererek bir türlü ders çalışmaya koyulamıyorum/oturamıyorum. Ne yapmalıyım/Ne yapmamı önerirsiniz?)
  (Şöyle oturup da ciddi bir şekilde bir türlü ders çalışamıyorum. Ne yapmalıyım/Ne yapmamı önerirsiniz?)

* After lunch we got down to discussing the issue of pay.
  (Öğle yemeğinin ardından ödemeler/maaşlar konusunu görüşmeye/tartışmaya başladık.)

* Now let's get some breakfast and then get down to finishing the first draft.
  (Şimdi kahvaltımızı yapalım, sonra da/ardından da ön taslağı bitirmeye koyulalım/girişelim/kendimizi ön taslağı bitirmeye/tamamlamaya verelim.)

* I've got a lot of work to do, but I can't seem to get down to it.
  (Yapacak bir sürü işim var ama bir türlü başlayamıyorum/işe koyulamıyorum.)

* It's time to stop delaying and get down to work.
  (Artık ertelemek/tehir etmek/"sonra yaparım" demek yok/sonraya bırakmak yok, işe koyulma vakti.)
  (Ertelemeyi bırakıp işe koyulmak/işi yapmaya başlamak zorundayım.)
  (Tehir etmeyi bırakıp işe koyulmam/işi yapmaya başlamam gerekiyor.)

* I must get down to sorting out that pile of papers on my desk.
  (Masamdaki şu kağıt/evrak yığınını/tomarını/kalabalığını tasnif etmeye/ayırmaya koyulmalıyım/başlamam lazım.)
  (Masamda biriken/yığılı duran evrakları/kağıtları düzenlemeye/evraklara/kağıtlara bir düzen vermeye koyulmam lazım.)

* I find it extremely difficult to get down to doing any revision for examinations.
  (Sınavlar için konuları tekrar gözden geçirmeye başlamak bana aşırı zor geliyor.)

* I must get down to booking the hotels.
  (Otel rezervasyonlarını yapmaya başlamam lazım.)

* The team got down to the research.
  (Ekip araştırmaya koyuldu.)

* Let’s get down to the lesson.
  (Haydi bakalım dersimize başlayalım/başlıyoruz.)

* I must get down to reading Jack's article which he sent me two weeks ago.
  (Jack'in bana iki hafta önce gönderdiği/yolladığı makaleyi okumaya başlamam lazım.)

* I must get down to writing this report.
  (Bu raporu yazmaya başlamam/koyulmam lazım.)

* It has definitely motivated me to get down to finishing the book.
  (Kitabı bitirmeye yoğunlaşmamda/Kendimi kitabı bitirmeye/tamamlamaya vermemde onun çok büyük motive edici etkisi var/oldu.)
  (Kendimi kitabı bitirmeye/tamamlamaya vermemde onun yüzde yüz etkisi var/oldu.)

* I have to get down to my typing.
  (Yazma işime başlamam/koyulmam lazım.)

* I can't put this off any longer – it's time to get down to it!
  (Bunu daha fazla tehir edemem/geciktiremem/sonraya bırakamam, artık başlamam lazım!)

* I’ve been putting this off for too long. It’s time to get down to it.
  (Bayadır/Epeydir/Çok uzun zamandır bunu erteliyorum/sonra yaparım diyorum. Artık yapma zamanı geldi.)

* Here are some ideas and tips to help get down to studying.
  (İşte kendinizi ders çalışmaya vermenize yardımcı olacak/yarayacak size bazı öneri ve ipuçları.)
  (Aşağıda kendinizi ders çalışmaya vermenize yardımcı olacak/yarayacak bazı öneri ve ipuçları yer alıyor/bulabilirsiniz.)

* John, you get in here this minute and get down to that homework!
  (John hemen/derhal buraya gel ve şu ödevini yapmaya başla!)
  (John hemen/derhal buraya geliyorsun ve şu ödevini yapmaya başlıyorsun!)

* The exam is the day after tomorrow, so let's get down to studying.
  (Sınava bir gün kaldı/Bir gün sonra sınavımız var, bu yüzden haydi ciddi bir şekilde ders çalışmaya başlayalım/kendimizi derse verelim.)

* Why can't I get down to studying? I always have a plan to study and then when I come to do it, I only do a bit and then get distracted and do something else.
  (Ya ben neden oturup adamakıllı ders çalışamıyorum/ders çalışmaya kendimi veremiyorum/motive olamıyorum? Ders çalışmak için hep plan yapıyorum, sonra ders çalışma vakti gelince de biraz/çok az çalışıyorum ardından dikkatim dağılıyor ve başka şey yapıyorum/başka şeyle meşgul oluyorum.)

9 Haziran 2016 Perşembe

İngilizce Deyimler ve İfadeler 103

can't seem to do something


= apparently unable to or incapable of doing something
    used to express the idea of repeatedly trying without success
    be unable to do something, despite having tried
    used to say that you have tried to do something but cannot do it
    used to make a statement less forceful or more polite
    used to diminish the force of a following infinitive to be polite

= (denemeye/uğraşmaya rağmen) bir türlü olmamak/yapamamak

can't seem to do something English ingilizce

* No matter how hard I try, I can't seem to concentrate on this book.
  (Ne kadar uğraşsam da/gayret etsem de bir türlü bu kitaba kendimi veremiyorum.)

* He couldn't seem to figure out how to work the machine.
  (Makinenin nasıl çalıştığını bir türlü bulamadı.)

* I can't seem to quit smoking.
  (Sigarayı bir türlü bırakamıyorum.)
  (Sigarayı bırakmayı kaç defa denedim ama olmuyor.)

* I can't seem to get through to you.
  (Yok galiba size anlatamayacağım.)
  (Anlatıyorum anlatıyorum, anlamıyorsunuz bir türlü.)
  (O kadar -telefonla- aradım sana ulaşamıyorum/ulaşamadım.)

* I just can't seem to get this jar open!
  (Bu kavanozu bir türlü açamıyorum!)
  (Bu kavanozu da bir açamadım ya!)
  (Bu kavanoz da bir açılmadı gitti ya!)

* You can't seem to finish anything.
  (Bir işi bitiremiyorsun.)
  (Bir işi bitireceğin yok senin.)

* John can't seem to avoid Jeny.
  (John bir türlü Jeny'den uzak duramıyor.)
  (John, Jeny'siz yapamıyor/yapamaz.)

* I can't seem to stop eating.
  (Yememe bir türlü engel olamıyorum.)
  (Boğazımı tutamıyorum.)

* He couldn't seem to remember his lines.
  (Repliğini bir türlü hatırlayamadı/Repliği bir türlü aklına gelmedi.)

* I can't seem to solve the problem.
  (Problemi bir türlü çözemiyorum.)

* I couldn't seem to hit the ball straight.
  (Topa bir türlü düzgün vuramadım.)
  (O kadar uğraşmama/denememe rağmen topa düzgün vuramadım.)

* I can't seem to reach John.
  (John'a bir türlü ulaşamıyorum.)
  (John'u aradım defalarca ama ulaşamıyorum.)

* He can't seem to stop talking about you.
  (Senin hakkında konuşmadan duramıyor.)
  (Sürekli senin hakkında konuşuyor/senden bahsediyor/iki lafından biri sensin.)

* I can't seem to escape you today.
  (Yok bugün senden kurtulamayacağım.)
  (Anlaşıldı bugün senden kurtuluş yok.)
  (Bugün seni atlatamayacağım anlaşılan!)

* John can't seem to find a decent job.
  (John adam gibi/doğru dürüst/adamakıllı/saygın/eli işi düzgün bir iş bulamıyor.)

* We can't seem to find our way back home.
  (Eve dönüş yolunu bir türlü bulamıyoruz.)

* John can't seem to keep his eyes off Jeny.
  (John bir türlü gözlerini Jeny'den alamıyor.)
  (John, Jeny'ye bakmaya doyamıyor.)
  (John'un gözleri sürekli Jeny'de
.)

* You have a go. I can't seem to get it to work.
  (Sen denesene. Ben çalıştıramıyorum bir türlü.)

* John can't seem to get over Jeny's death.
  (John, Jeny'nin ölümünü bir türlü atlatamıyor/atlatamadı.)
  (John, Jeny'nin ölümünden sonra bir türlü kendini toparlayamadı/toparlanamadı.)

* John and Jeny can't seem to agree on anything.
  (John ve Jeny hiçbir şeyde bir türlü anlaşamıyorlar/uzlaşamıyorlar/fikir birliğine varamıyorlar.)

* I can't seem to recall where we met.
  (Nerede tanıştığımızı/karşılaştığımızı hatırlayamıyorum.)
  (Nerede tanıştığımız/karşılaştığımız gelmiyor aklıma bir türlü.)

* John can't seem to get rid of his nasty cold.
  (John yakalandığı ağır gribi/soğuk algınlığını bir türlü atlatamıyor.)
  (John yakalandığı ağır gripten/soğuk algınlığından bir türlü kurtulamıyor.)

* I just can't seem to outdo him. I've got a lot to learn.
  (Onu bir türlü geçemiyorum. Öğrenmem gereken çok şey var.)
  (Onu bir türlü yenemiyorum. Daha kırk fırın ekmem yemem lazım.)

* Some people can't seem to understand that I don't need alcohol to have a good time.
  (Bazı insanlar alkolsüz de güzel vakit geçirebileceğimi/eğlenebileceğimi anlayamıyor/kafası basmıyor.)

* I can't seem to focus on work at all today.
  (Bugün kendimi işe hiç veremiyorum.)

* I can't seem to do anything that doesn't make John angry.
  (Ne yapsam John'a batıyor/John'un hoşuna gitmiyor.)
  (Ne yapsam John yine de kızıyor.)

* I can't seem to get the story straight.
  (Olayı tam olarak/doğru bir şekilde anlayamıyorum.)
  (Kafam olaya tam olarak basmıyor bir türlü.)

* I can't seem to learn these Chinese characters.
  (Bu Çince harfleri öğrenemeyeceğim galiba.)
  (Olmuyor, bu Çince harfleri öğrenemiyorum bir türlü.)

* I can't seem to get warm. I've been cold all day.
  (Bir türlü ısınamıyorum. Bütün gün üşüdüm.)

* John can't seem to do anything right.
  (John hiçbir şeyi doğru dürüst/düzgün bir şekilde yapamıyor.)

* I've been over these figures three times, but I just can't seem to get them to add up.
  (Bu rakamların/sayıların üzerinden üç defa geçtim ama bir türlü toplamı tutturamıyorum.)
  (Bu rakamları/sayıları üç defa kontrol ettim ama toplamı bir türlü tutturamıyorum.)

* I can't seem to get up early in the morning.
  (Sabahları bir türlü erken kalkamıyorum.)

* I can't seem to get along with her.
  (Onunla bir türlü anlaşamıyorum/geçinemiyorum.)