20 Eylül 2017 Çarşamba

Çeviri Çalışmaları 96

English Through Videos 

Videolarla İngilizce


Social Conversations in English-1

A: Hello Kate! Overtime again, are you?
B: Yes, I've got to, if I want to get pay raise.
A: How are things going? Everything is all right?
B: Yes, not too bad, thanks. And you?
A: I'm doing good. Thank you.
B: How's Jack?
A: Oh, he's all right. But busy as usual.
B: Maybe we could have a together sometime.
A: Sounds like a great idea. You are the boss.
B: Ok. I'll call you.
------------ ------------
* overtime= fazla mesai
* again= tekrar, yine
* have got to= zorunda olmak, mecbur olmak, gerekmek
- You have got to wait your turn.
  (Sıranızı beklemeniz gerekiyor. Sıranızı bekleyeceksiniz.)

* to want to do sth= yapmak istemek
- You want to go to heaven, but you don't want to die to get there!
  (Cennete gitmek istiyorsun ama oraya gitmek için ölmek de istemiyorsun.)

* to get= almak, elde etmek
* pay raise= maaş/ücret artışı/zammı
* to get pay raise= ücret artışı almak, maaşı artmak
- Apple assembly line workers in China got pay raise, fewer hours.
  (Apple'in Çin'deki montaj işçilerinin maaşları arttırılırken çalışma saatleri azaltıldı.)

* How are things going= Ne var ne yok, nasıl gidiyor
* all right= yolunda, iyi
* too= çok fazla, aşırı
* bad= kötü, fena
* not too bad= fena değil, eh işte, kötü sayılmaz
* I'm doing good/okay= iyiyim, iyi gidiyor
* busy= meşgul, yoğun
* as usual= her zamanki gibi, alışıldığı gibi
- He came late as usual.
  (Her zaman olduğu gibi geç geldi/gecikti.)

* maybe= belki
* could= olasılık, ihtimal bildiren modal
- Extreme rain could cause the river to flood the city.
  (Aşırı yağmur, nehrin şehri su altında bırakmasına yol açabilir/neden olabilir.)

* to have a together= bir araya gelmek, buluşmak
* sometime= bir ara, bir gün
* to sound like= gibi gelmek, gibi görünmek, gibi gözükmek, benzemek
- That sounds like a good investment.
  (İyi/Karlı bir yatırımmış gibi görünüyor. İyi/Karlı bir yatırıma benziyor.)

* idea= fikir, düşünce, niyet, plan
* (that/it) sounds like a good idea= kulağa iyi bir fikir gibi geliyor, bana uyar, kulağa hoş geliyor
* boss= patron
* to call= telefonla aramak, telefon etmek, telefon açmak
- You said I should call you before visiting you.
  (Ziyarete gelmeden önce aramamı söylemiştiniz.)
------------- -----------
A: Merhaba Kate. Yine mesaiye mi kaldın?
B: Evet, mecburum, eğer ücretimin artmasını/daha fazla ücret almak istiyorsam.
A: Ne var ne yok? Her şey yolunda mı?
B: Evet, fena değil/kötü sayılmaz, teşekkürler. Seni sormalı/Peki senden naber?
A: İyiyim, teşekkür ederim.
B: Jack nasıl?
A: İyi, ama her zamanki gibi yoğun.
B: Belki bir ara buluşabiliriz.
A: Kulağa hoş geliyor. Patron sensin/Sen ne dersen o/Biz sana uyarız.
B: Tamam, ben seni ararım/sana haber veririm.

4 Eylül 2017 Pazartesi

Çeviri Çalışmaları 95

English Through Movies 

Filmlerle İngilizce


Why do Muslims sacrifice and celebrate on Eid al-Adha?-3

I was once told a story of a mother who said:
"Son, if I were to give you money to look after your brothers and sisters and I were to leave,
would you neglect them and spend all that money on yourself?
Well, would you?
So don't forget your brothers and sisters and give in charity.
The Prophet (S.A.V. = peace be upon him) said:
Charity extinguishes the sin as water extinguishes fire.
------------ ------------
* once= bir zamanlar, bir keresinde, vaktiyle, eskiden
- He once knew her, but they are no longer friends.
  (Bir zamanlar onu tanıyordu, ama artık arkadaş değiller/görüşmüyorlar.)

* to tell= anlatmak, söylemek
* to be told= anlatılmak, duymak
- I was told I could reach John at this number.
  (John'a bu numaradan ulaşabileceğim söylendi/ulaşabileceğimi söylediler.)

* story= hikaye
* story of= ..nın hikayesi, ..nın hakkında/ile ilgili hikaye
* to be told a story= hikaye anlatılmak, hikaye duymak, hikaye dinlemek
* mother= anne
* to say= söylemek, demek
- Don't believe anything he says.
  (Söylediklerine/Söylediği şeylere inanma.)

* son= oğul, oğlan çocuk, erkek evlat
* if ... was/were to do sth= koşul cümleciği (if clause) type 2 yapısı...
  (Gerçeğe aykırı, hayalî ve varsayıma dayalı durumları ifade eder.)
- If my father was/were to come in now, we would be in real trouble.
  (Babam şimdi/şu an içeri girse, başımız fena hâlde derde/belaya girer.)

* to give someone sth to do sth= birine bir şey yapması için bir şey vermek
- You just gave him justification to have you fired!
  (Kendini kovdurmak/işten attırmak için ona haklı bir neden verdin!)

* to look after= bakmak, ilgilenmek, göz kulak olmak, sahip çıkmak, gözetmek
- Who will look after the children while their mother is in hospital?
  (Anneleri hastanedeyken çocuklara kim bakacak/çocuklarla kim ilgilenecek?)

* brother= erkek kardeş
* sister= kız kardeş
* to leave= çekip gitmek, ayrılmak
- John got his coat and prepared to leave.
  (John montunu aldı ve gitmek için hazırlandı.)

* to neglect= ihmal etmek, boşlamak, bakmamak, ilgilenmemek
- Is your use of technology causing you to neglect your family?
  (Teknolojiyi kullanman yüzünden aileni ihmal ediyor musun/boşluyor musun?)

* to spend sth on sth= bir şeyi bir şeye harcamak, sarf etmek, tüketmek
- How much money did you spend on food last week?
  (Geçen hafta yiyeceğe/yemeğe içmeye ne kadar harcadın/ne kadar para verdin?)

* so= öyleyse, o halde
- So you are not going to Adana?
  (Öyleyse Adana'ya gitmiyorsun?)

* to forget= unutmak, ihmal etmek
- Never forget where you came from.
  (Asla nereden geldiğinizi/geldiğiniz yeri unutmayın.)

* charity= hayır, sadaka, iyilik, yardım
* to give in charity= sadaka vermek, hayırda bulunmak
- Give in charity because your shrouds will not have pockets to carry in them your wealth.
  (Kefenlerinizde zenginliğinizi koyup götüreceğiniz cepler olmadığı için sadaka verin/hayırda bulunun.)

* to estinguish= yok etmek, bitirmek, ortadan kaldırmak, söndürmek
- One failure after the other extinguished her hope.
  (Üst üste gelen başarısızlıklar ümitlerini bitirdi/yok etti.)

* sin= günah
* as= gibi, ..dığı gibi
- I invested the money as you suggested.
  (Parayı tavsiye ettiğin gibi yatırım yaptım/kullandım/harcadım.)

* water= su
* fire= ateş, yangın
------------- -----------
Bir keresinde şöyle diyen bir kadınla ilgili bir hikaye duymuştum/dinlemiştim:
Oğlum/Evladım, erkek ve kızkardeşlerine bakman için sana para verip gitseydim,
onları ihmal edip o tüm parayı kendine harcar mıydın?
Peki, (siz olsaydınız) siz yapar mıydınız?
O halde erkek ve kız kardeşlerinizi unutmayın ve hayırda bulunun.
Hz.Muhammed (S.A.V.) şöyle buyurmuştur:
Suyun ateşi söndürdüğü gibi, sadaka da günahları yok eder.

1 Eylül 2017 Cuma

Çeviri Çalışmaları 94

English Through Movies 

Filmlerle İngilizce


Why do Muslims sacrifice and celebrate on Eid al-Adha?-2

On this celebrated day, it is presumed that a quarter of the world is fed.
And how exactly is this possible?
Well, one lamb is capable of feeding up to 33 people.
And this is the smallest of the animals that meet these islamic criteria.
And most of this meat is given to the poor and needy worldwide.
Which is why there is a standart of quality, because the meat is primarily for charity.
------------ -----------
* celebrated day= kutlama/bayram yapılan gün
* to be presumed= tahmin edilmek
- It is presumed he crossed into Montenegro on foot.
  (Yaya olarak Karadağ'a geçtiği tahmin ediliyor.)

* quarter= çeyrek, dörtte bir
* world= dünya
* to be fed= beslenilmek, yedirilmek
- See that my horse is well fed.
  (Atımın güzel beslenildiğinden emin olun/iyi beslenilmesine dikkat edin.)

* exactly= tam olarak, tam manasıyla
* possible= mümkün, olabilir
* lamb= kuzu
* to be capable of doing sth= yapabilir olmak, yapma yeteneği/kapasitesi olmak
- This elevator is capable of carrying 10 persons at a time.
  (Bu asansör bir seferde 10 kişiyi taşıyabilir/taşıma kapasitesine sahiptir.)

* to feed= beslemek, doyurmak
- I can barely afford to buy enough food to feed my family.
  (Ailemi beslemek için yeterli yiyecek almaya zar zor gücüm yetiyor.)

* up to= ..ya kadar, ..ya varan
- Some dinosaurs were up to twenty-seven metres long.
  (Bazı dinazorların 27 metreye varan boyları vardı.)

* person= insan, kişi
* people= insanlar, kişiler
* small= küçük, ufak
* smallest= en küçük, en ufak
* animal= hayvan
* to meet= (arzulara/koşullara vb.) uymak, uygun gelmek, (koşulları) yerine getirmek/sağlamak
- Our actions will only cease when our demands are met.
  (Ne zaman taleplerimiz yerine getirilirse, ancak o zaman eylemlerimize son vereceğiz/veririz.)

* criteria= kriter(ler), kıstas(lar), ölçüt(ler)
* most of= çoğu, büyük bölümü
* meat= et
* to be given to= ..ya verilmek
- The gold cup was given to the winner of the final match.
  (Altın kupa final maçının galibine verildi. Final maçının galibi altın kupanın sahibi oldu.)

* poor= fakir, yoksul
* needy= muhtaç, düşkün
* worldwide= dünya çapında, dünyanın her tarafında
* which is why= işte bu yüzden
* standart of quality= kalite standartı/ortalaması
* because= çünkü
* primarily= öncelikle, esasen
* charity= hayır, sadaka, yardım
* for charity= yardım amaçlı, hayır işi
------------- -----------
Bu bayram gününde, dünyanın dörtte birinin boğazından et geçtiği tahmin ediliyor.
Peki bu tam olarak nasıl mümkün olabiliyor?
Bir kuzu 33 kişiye kadar insanı doyurabilir.
Kuzu da bu islami kriterleri karşılayan kurban hayvanlarının en küçüğü.
Etin büyük bölümü dünyanın her yerindeki fakir ve muhtaçlara veriliyor.
Zaten bu yüzden bir kalite standardı var, çünkü et esasında sadaka/hayır içindir.

Çeviri Çalışmaları 93

English Through Movies 

Filmlerle İngilizce


Why do Muslims sacrifice and celebrate on Eid al-Adha?-1

During the Eid celebrations, Muslims sacrifice an animal as a symbolic representation of the sacrifice and submission of prophet Abraham.
The commonly sacrifice animals are sheep, lamb or cow.
And each animal has to meet a certain quality and age or else the animal is considered unacceptable sacrifice.
------------ -----------
* during= boyunca, esnasında, ..de/da
* eid= bayram
* celebration= kutlama, tören, merasim
* to sacrifice= kurban olarak kesmek, kurban etmek
- Two white bulls were sacrificed and a feast was held.
  (İki beyaz boğa kurban edilip/kurban olarak kesilip bir ziyafet düzenlendi/verildi.)

* animal= hayvan
* as= olarak
- He worked as a business teacher in the local high school.
  (Mahalle lisesinde işletme hocası/öğretmeni olarak çalıştı/görev yaptı.)

* symbolic= sembolik, temsili, simgesel
* representation= temsil, tasvir, canlandırma
* sacrifice= fedakarlık, özveri
* submission= teslimiyet, itaat, boyun eğme
* commonly= en yaygın, en sık, genellikle
* sheep= koyun
* lamb= kuzu
* cow= inek
* each= her bir
* has to (have to)= zorunda olmak, gereklilik, ..meli/malı
- I have to finish my writing.
  (Yazımı bitirmem gerekiyor/bitirmeliyim.)

* to meet= (arzulara/koşullara vb.) uymak, uygun gelmek, (koşulları) yerine getirmek/sağlamak
- The companies that do not meet the requirements will be permitted to serve the domestic market only.
  (Gerekli şartları karşılamayan/sağlamayan şirketlerin yalnızca iç pazarda faaliyet göstermelerine izin verilecek.)

* certain= belli
* quality= kalite, nitelik
* age= yaş
* or else= aksi takdirde, yoksa
* to be considered= addedilmek, kabul edilmek, sayılmak
- Drogba is considered as a national hero in the Ivory Coast.
  (Drogba, Fildişi Sahilleri'nde milli kahraman kabul edilmektedir/olarak görülmektedir.)

* unacceptable= kabul edilemez, uygunsuz, geçersiz
* sacrifice= kurban
------------- -----------
Bayram törenlerinde, müslümanlar Hz. İbrahim'in ortaya koyduğu fedakarlığın ve teslimiyetin sembolik bir temsili olarak bir hayvanı kurban olarak keserler.
En çok kurban edilen hayvan, koyun, kuzu ve inektir.
Ve her hayvanın belli bir kaliteye ve yaşa uygun olması gerekir, aksi takdirde kurban hayvanı kurban olarak caiz/kabul olmaz.

17 Ağustos 2017 Perşembe

Çeviri Çalışmaları 92

English Through Movies 

Filmlerle İngilizce


Let's Talk-18

A: Amber, you ride the bus sometimes.
   Which buses stop near the University of South Florida?
B: I don't know all the bus trips.
   But I think Bus 27 goes there.
C: That bus stops near my house?
B: I don't know. You live on Beach Street, right?
C: Right.
D: Why don't you look at the bus routes through the computer?
A: Good idea!
------------ -----------
* to ride= binmek, ile gitmek, ile seyahat etmek
- We rode the train from Istanbul to Ankara.
  (İstanbul'dan Ankara'ya trenle gittik. İstanbul'dan Ankara'ya gitmek için trene bindik.)

* bus= otobüs
* sometimes= bazen, ara sıra, arada bir
* to stop= (otobüs, tren vb) durmak, geçmek
- Does this train stop at Sakarya?
  (Bu tren Sakarya'da duruyor mu/Sakarya'dan geçiyor mu?)

* near= yakınında, ..ya yakın
* to know= bilmek
* trip= yolculuk, sefer, hat, güzergah
* to think= düşünmek, sanmak, zannetmek
* I think= sanırım, galiba, zannedersem
* to go= gitmek
* house= ev
* to live= yaşamak, oturmak, ikamet etmek
* street= cadde, sokak
* why don't ... = öneri, teklif ifade eden soru kalıbı
- Why don’t we study at the cafe?
  (Neden kafede/kafeye gidip ders çalışmıyoruz?)
  (Hadi kafede/kafeye gidip ders çalışalım.)

* to look at sth through sth= (bir şeye bir şey aracılığıyla) bakmak, incelemek, araştırmak
- He looked at the ship through his telescope.
  (Teleskopla/Dürbünle gemiye baktı.)
------------- -----------
A: Amber, sen arada bir/ara sıra otobüse biniyorsun.
   Güney Florida Üniversitesi'nin yakınında hangi otobüsler duruyor/yakınından hangi otobüsler geçiyor?
B: Bütün otobüs hatlarını/güzergahlarını bilmiyorum.
   Ama sanırım/galiba/zannedersem 27 nolu otobüs oraya gidiyor/oradan geçiyor.
C: O otobüs evimin yakınında duruyor mu/yakınından geçiyor mu?
B: Bilmem/bilmiyorum. Beach Caddesi'nde oturuyordun, değil mi?
C: Evet/Doğru.
D: Neden bilgisayardan otobüs güzergahlarına/hatlarına bakmıyorsunuz?
   (Bilgisayardan otobüs güzergahlarına/hatlarına baksanıza!)
A: İyi fikir!

16 Ağustos 2017 Çarşamba

Çeviri Çalışmaları 91

English Through Movies 

Filmlerle İngilizce


Let's Talk-17

A: You could ride the bus.
B: The bus?
A: Sure, why not? It’s very convenient.
B: Do you ride the bus?
A: Sometimes. There’s a bus stop near my house.
B: Maybe there’s a bus stop near my house.
C: Well, it needs to be the right bus stop.
   Which bus do you need to ride to school?
B: I don’t know.
------------ -----------
* could= teklif, öneri ifade eden modal
- You could spend your vacation in Antalya.
  (Tatile Antalya'ya gidebilirsin/gitsene.)

* to ride= (bisiklet, at vb) binmek, kullanmak, sürmek, binerek gitmek
- He rides his motorcycle to work every day.
  (Her gün işe motorsikletiyle gidiyor.)

* bus= otobüs
* convenient= elverişli, pratik, kullanışlı, rahat, kolay
* bus stop= otobüs durağı
* near= yakınında
* house= ev
* to need= gerekmek, lazım olmak
* right= doğru, uygun
* to know= bilmek
- Do you know what time it is?
  (Saatin kaç olduğunu biliyor musun/Saatin kaç olduğundan haberin var mı?)
------------- -----------
A: Otobüse binebilirsin/Otobüsle gidebilirsin/Otobüse binsene/Otobüsle gitsene.
B: Otobüs mü?
A: Evet, neden olmasın? Çok pratiktir.
B: Sen otobüse biniyor musun?
A: Arada bir/Bazen. Evimin yakınında/Evime yakın bir otobüs durağı var.
B: Belki benim evimin yakınında da bir otobüs durağı vardır.
C: Şey, o durağın da uygun/doğru otobüs durağı olması gerekiyor/lazım.
   Okula gitmek için hangi otobüse binmen gerekiyor?
  (Okula hangi otobüs gidiyor? Hangi otobüs okuldan geçiyor?)
B: Bilmiyorum/Bilmem.

15 Ağustos 2017 Salı

Çeviri Çalışmaları 90

English Through Movies 

Filmlerle İngilizce


Let's Talk-16

A: How am I going to get to school?
B: You could ride your bike.
A: I can't do that!
   If I ride my bike, my hair will look terrible!
------------ -----------
* to get to somewhere= gitmek, gelmek, varmak, ulaşmak
- How can I get to the post office?
  (Postaneye nasıl gidebilirim?)

* school= okul
* could= teklif, öneri ifade eden modal
- You could see a movie or go out to dinner.
  (Sinemaya ya da akşam yemeği için dışarıya gidebilirsiniz/gitsenize!)

* to ride= (bisiklet, at vb) binmek, kullanmak, sürmek, binerek gitmek
- Most children learn to ride a bicycle at an early age.
  (Çoğu çocuk bisiklete binmeyi/bisiklet sürmeyi erken yaşlarda öğrenir.)

* can't= (= can not) yapamamak, edememek, imkansızlık, olanaksızlık ifade eden modal
* to do= yapmak
* bike= bisiklet
* if= eğer, şayet, ise
* hair= saç
* to look terrible= çok kötü görünmek, berbat görünmek
- You look terrible. What happened?
  (Berbat görünüyorsun/bir halin var. Ne oldu?)
------------- -----------
A: Okula nasıl gideceğim ben?
B: Bisikletine binebilirsin/bisikletinle gidebilirsin.
A: Yapamam/Olmaz!
   Bisikletime binersen/bisikletimle gidersem, saçlarım çok kötü görünür (bozulur).