6 Ağustos 2016 Cumartesi

Çeviri Çalışmaları 22

English Through Movies

Filmlerle İngilizce


Anna Karenina-1



A: Please say what you want to tell me.
B: You and Count Vronsky attracted attention tonight.
------------ -----------------
* to say: söylemek, demek, ifade etmek
- How do you say in Turkish?
(Türkçe'de nasıl söylüyorsunuz/diyorsunuz/söyleniyor?)

* to want: istemek

* to tell: anlatmak, söylemek, demek
- Is there something you want to tell me? 
(Bana söylemek istediğin bir şey mi var/bir şey var mı?)

* count: kont

* to attract attention: dikkat/ilgi çekmek, göze batmak, dikkatleri üzerine çekmek/toplamak
- Children often cry just to attract attention.
(Çocuklar çoğu kez sırf dikkat/ilgi çekmek için ağlarlar.)

* tonight: bu akşam, bu gece
-------------- ----------------
(A: Bana ne söylemek istiyorsan/Ne söyleyeceksen söyle lütfen.)
(B: Bu gece Kont Vronsk ile dikkatleri üzerinizde topladınız./ Bu gece dikkatler Kont Vronsk ile senin üzerindeydi.)

Çeviri Çalışmaları 21


English Through Movies

Filmlerle İngilizce


Frozen-1


A: You can't marry a man you just met.
B: You can if it's true love.
A: Anna, what do you know about true love?
B: More than you. All you know is how to shut people out.
------- ---------
* can: ..ebilmek (bir sakıncası yok, yanlış/hata olmaz anlamında)
- You can trust John.
  (John'a güvenebilirsin.)
  (John'a güvenmende bir sakınca yok/güvenmekle hata etmezsin.)

* can't (can not): ..amamak (doğru olmaz/uygun olmaz/sakıncalı anlamında)
- You can't trust computer translation.
  (Bilgisayar çevirisine güvenemezsin.)
  (Bilgisayar çevirisine güvenmen doğru/uygun olmaz.)

* to marry: evlenmek
- I would rather die than marry him.
  (Onunla evlenmektense ölmeyi tercih ederim.)
  (Onunla evleneceğime ölürüm daha iyi.)

* man: insan, biri, bir kimse, kişi
- A man has ten fingers.
  (Bir insanın on parmağı vardır.)

* just: daha yeni, çok kısa bir süre önce
- I've just moved in upstairs.
  (Üst kata yeni taşındım.)

* to meet (meet-met-met): tanışmak, tanımak
- That's how he met his wife
  (Karısıyla böyle/bu şekilde tanıştı/tanışmış.)

* true love: gerçek aşk

* to know about: bilmek, malumatı olmak, bilgisi olmak, anlamak

* to shut someone out: (bir kimseyi kendinden) uzak tutmak, yaklaştırmamak, yaklaşmasına izin vermemek, dışlamak

4 Ağustos 2016 Perşembe

Çeviri Çalışmaları 20

The Coup Leader Must Be Held Accountable

By 

27 Haziran 2016 Pazartesi

Çeviri Çalışmaları 19

Checking The Calendar

Bill: Hey John, how are you today?
John: Hi Bill. Not bad. I'm just checking the calendar.
Bill: What's going on this week?
John: Well, it looks to be a busy week with meetings and such.
Bill: What time is our office meeting?
John: Let me see. It looks like the meeting this week is on Tuesday.
Bill: Oh, that's bad for me.
John: What do you have going on then?
Bill: I have a dental appointment in the afternoon.
John: I'll cover for you at the meeting.

------------------------ ---------------------
to check: bakmak, kontrol etmek, göz atmak, gözden geçirmek
calendar: program/ajanda/takvim
to look to be sth: gibi görünmek/gözükmek
and such: filan, ve benzeri, vesaire
let me see: bakayım/bakalım, bir bakayım, dur bakayım
to look like: gibi görünmek/gözükmek/durmak
it looks like: görünüşe göre, görünen o ki
to be bad for someone: uygun olmamak, uymamak
What do you have going on ...: Ne yapacaksın/Ne işin var?
to have an appointment: randevusu olmak
to cover for someone: (bir kimseyi) idare etmek, yerine bakmak

------------------------ ---------------------

English translating conversation dialogue ingilizce çeviri

Bill: Hey John, how are you today?
(Merhaba/Selam John, nasılsın bugün?)
John: Hi Bill. Not bad. I'm just checking the calendar.
(Merhaba Bill. İdare eder/Fena değilim. Takvimi/Ajandayı şöyle bir gözden geçiriyorum.)
Bill: What's going on this week?
(Bu hafta ne var ne yok/programımız nasıl/neler yapacağız?)
John: Well, it looks to be a busy week with meetings and such.
(Hımm, toplantılarla falan filan yoğun bir haftaymış gibi görünüyor.)
Bill: What time is our office meeting?
(Ofis toplantımız ne zaman/hangi gün?)
John: Let me see. It looks like the meeting this week is on Tuesday.
(Bir bakayım. Görünüşe göre bu haftaki toplantı Salı günü olacak.)
Bill: Oh, that's bad for me.
(O gün/Salı bana uymuyor/benim için uygun değil.)
John: What do you have going on then?
(O gün ne yapacaksın/ne işin var?)
Bill: I have a dental appointment in the afternoon.
(Öğleden sonra dişçi randevum var.)
John: I'll cover for you at the meeting.
(Toplantıda idare ederim seni.)

İngilizce Deyimler ve İfadeler 112

What do you have going on -------?

(What have you got going on -----?)
(Do you have anything going on ---?)

= What are you doing ...?
    What are you going to do ...?
    Do you have any plans for today/tomorrow/tonight/this weekend?

= Ne/Neler yapıyorsun/yapacaksın?
    Ne işin/işlerin var?
    Planın/Programın ne?

What do you have going on English meaning definition ingilizce

* A: What do you have going on this weekend?
   (Bu hafta sonu ne yapacaksın/yapıyorsun/programın ne?)
   B: I’m going to visit my uncle.
   (Amcamı ziyaret edeceğim/ziyarete gideceğim.)

* A: I was wondering if you'd like to come to the cinema with me this Saturday?
   (Bu Cumartesi benimle sinemaya gelir misin/sinemaya gidelim mi?)
   B: I'd love to, but I'm really going to be busy all day on Saturday.
   (Çok isterdim ama Cumartesi bütün gün çok yoğun olacağım/çok işlerim var.)
   A: What do you have going on that day?
   (Ne yapacaksın/Ne işlerin var o gün?)

24 Haziran 2016 Cuma

İngilizce Deyimler ve İfadeler 111

to count


= to be important or valuable or significant
    to have value or importance

= önemli/değerli/kıymetli/etkili olmak
    değeri/önemi/etkisi olmak
    önem/anlam taşımak, bir şey ifade etmek
    dikkate alınması gerekir konumda/nitelikte olmak
    karar verici/belirleyici/etkileyici güç olmak

to count definition meaning english ingilizce


* It is not how much you read but what you read that counts.
  (Ne kadar çok okuduğun değil, ne okuduğun önemlidir.)
  (Mesele çok okumak değil, değerli/nitelikli/sana katkı sağlayacak şeyleri okumaktır.)

* Don't forget, this paper counts for half your final grade.
  (Unutma, bu ödev/sınav kağıdı, final notunun yarısına etki ediyor/edecek.)
  (Hatırlatayım, final notunun yarısı bu sınavın/ödevin notundan gelecek.)

* My opinion doesn't count for much around here.
  (Ne düşündüğüm burada pek önemsenmiyor/kâle alınmıyor.)
  (Görüşlerimin burada pek bir kıymeti harbiyesi yok.)

* It's the thought that counts.
  (Önemli olan düşünmen/düşünmüş olman.)
  (Düşünmen yeter.)
  (Genelde bize hediye verene söyleriz.)

* Disposable income is what counts for the level of personal consumption.
  (Kullanılabilir/Harcanabilir/Net gelir, kişisel tüketim/harcama seviyesini belirleyen şeydir.)

* I've always believed that happiness counts more than money.
  (Her zaman mutluluğun paradan daha değerli/önemli olduğuna inanmışımdır.)

* It's what's inside that counts.
  (Önemli olan içindekilerdir.)
  (Bir insanın kişiliği dış görünüşünden daha önemlidir.)
  (Kaporta değil, motor önemlidir.)

* Doesn't all my work count for anything?
  (Bu kadar/Bunca çalışmamın/emeğimin bir önemi/anlamı yok mu?)

* Doesn't my opinion count for anything?
  (Benim düşüncemin/ne düşündüğümün hiç mi önemi/kıymeti/değeri yok?)
  (Benim ne düşündüğüm bu kadar mı değersiz?)

* First impressions really do count.
  (İlk izlenim/intiba çok önemlidir.)

* You really count with me.
  (Benim için değerin çok fazla/Benim için çok değerlisin.)
  (Bende hatırın çok fazla.)

* Don't I count for anything?
  (Hiç hatırım yok mu/Hiç mi hatırım yok?)

* This experience counts for much in his life.
  (Bu tecrübe/deneyim onun hayatında büyük öneme sahip.)
  (Bu tecrübenin/deneyimin onun hayatında büyük etkisi olacak.)

* Emotion counts above vocabulary in verbal communication.
  (Sözlü iletişimde gösterdiğin duygular kullandığın kelimelerden daha önemlidir/etkilidir/belirleyicidir.)

* That's what counts.
  (Önemli olan da bu zaten.)

* What he says counts.
  (Onun sözleri/ne söylediği/görüşleri önemlidir.)

* Every bit of help counts.
  (En ufak yardım bile değerlidir/anlamlıdır.)
  (Yardımın büyüğü küçüğü olmaz.)

* Every vote counts.
  (Her oy değerlidir/kıymetlidir.)
  (Tek bir oyun bile sonuca etkisi vardır.)

* Teamwork: that's what counts in this organisation.
  (Takım/Ekip çalışması; bu şirkette önemli olan budur.)
  (Biz bu şirkette takım/ekip çalışmasına önem veriyoruz/ekip çalışmasını önemsiyoruz.)

* Proper clothes count for much in business.
  (Usturuplu/Usüle göre giyinmek işyerinde/işletmelerde önemlidir.)
  (İş hayatında usulüne göre giyinmek önemlidir.)

* Money counts for little.
  (Paranın bir önemi yok/Para önemli değil.)

* What you've done before doesn't count.
  (Daha önce yaptıklarının bir önemi yok.)
  (Daha önce yaptıkların sayılmaz.)

* "What if" doesn't count in the criminal justice system.
  (Varsayımların ceza hukukunda bir önemi/değeri yoktur.)
  (Ceza hukukunda varsayımlarla hareket edilmez.)

* Experience counts in this job.
  (Bu işte tecrübe/deneyim önemlidir.)

* Experience counts for a lot in poker.
  (Pokerde/Poker oyununda tecrübe/deneyim çok önemlidir.)

* It's as if your opinions just don't count.
  (Sanki senin düşüncelerin/görüşün önemsenmiyor.)
  (Senin düşüncelerinin/görüşünün önemsenmiyormuş gibi geldi bana.)

* My opinion doesn't count for anything around here.
  (Burada benim düşüncelerimin pek kıymeti yok.)
  (Burada benim düşüncelerime değer veren/düşüncelerimi önemseyen kimse yok.)

* Doesn't his long tenure count for anything?
  (Bunca yıldır görev yapıyor, bunun bir önemi/anlamı/değeri yok mu/hiç mi bir önemi yok?)

* You're late, but you're here; and that's what counts.
  (Geciktin/Geç kaldım ama buradasın/geldin, zaten önemli olan da bu.)

* What really counts is whether you have good computing skills.
  (Hesap kitaptan iyi anlayıp anlamadığının/Hesaplarla aranın iyi olup olmadığının büyük önemi var.)

* They made me feel my views didn't count for anything.
  (Bana görüşlerimin bir önemi olmadığını/görüşlerimi önemsemediklerini/takmadıklarını hissettirdiler.)

* It isn't where you came from, it's where you're going that counts.
  (Nereden geldiğiniz değil nereye gittiğinizdir önemli olan.)
  (Önemli olan ne olduğun değil ne olacağındır.)

* Your positive attitude counts for a lot as far as I'm concerned.
  (Bana göre/Bence pozitif tutumunuzun bunda çok büyük etkisi var.)

* It's quality not quantity that really counts.
  (Gerçekten önemli olan şey sayı değil niteliktir.)
  (Kalite miktardan/sayıdan daha önemlidir.)

* I save my hate for what counts.
  (Ben nefretimi kâle alınacak/değecek şeylere saklarım.)
  (Ben öyle herşeye buğuz etmem.)

* This question counts for 50 points.
  (Bu sorunun 50 puan değeri var.)
  (Bu 50 puan değerinde bir sorudur.)

* Each basket counts for two points.
  (Her bir basket iki puan değerindedir/sayılıyor.)

* That try didn't count - I was practicing.
  (Bu sayılmaz, alıştırma yapıyordum.)

* Only looks and money count in this world.
  (Bu dünyada sadece dış görünüşün ve paranın kıymeti var.)
  (Bu dünyada sadece görünüşe ve paraya değer veriyorlar/veriliyor.)

* In practice, ability counts for more than effort.
  (Pratikte/Uygulamada/Gerçek hayatta yetenek/beceri gayretten daha çok önemlidir.)

* You're always happy at first. It's how you feel at the end that counts.
  (Başlarda herkes mutludur. Önemli olan sonunda ne hissettiğindir.)

* It's the first step that counts.
  (İlk adımı atmak önemlidir/Önemli olan ilk adımı atmaktır.)

* Knowledge without common sense counts for nothing.
  (Sağduyuya aykırı/Sağduyudan yoksun bilginin/ilmin bir değeri/kıymeti yoktur.)
  (Sağduyuya aykırı/Sağduyudan yoksun bilgiden/ilimden hiçbir fayda gelmez.)

* It's not what you say that counts, but how you say it.
  (Önemli olan ne söylediğin değil, nasıl söylediğindir.)
  (Önemli olan içerik değil üsluptur.)

* It's not what you say, but what you do that counts.
  (Önemli olan ne söylediğin değil, ne yaptığındır.)
  (Ben söze değil icraata bakarım.)

* It's what you learn after you know it all that counts.
  (Herşeyi biliyorum dedikten sonra öğrendiğin şey/öğrendiklerin önemlidir.)
  (Asıl bilgi, herşeyi biliyorum dediğiniz noktadan sonra kazanacağınız bilgilerdir.)

* What school a person graduated from counts for nothing.
  (Bir insanın mezun olduğu okulun/hangi okuldan mezun olduğunun bir önemi yoktur.)

* Your health is what counts - the cost of the treatment is not important.
  (Önemli olan senin sağlığın, tedavinin maliyeti/kaça patlayacağı mühim değil.)

* Your friendship counts more to me than you'll ever know.
  (Dostluğumuzun/Arkadaşlığımızın benim için ne kadar kıymetli olduğunu asla bilemezsin/tahmin edemezsin.)

* It did not matter what the audience thought—it was the critics that counted.
  (Seyircinin ne düşündüğü önemli değildi, önemli olan eleştirmenlerin düşünceleriydi/ne dediğiydi.)

* Your faults do not lessen my respect for you, and in friendship this is what counts.
  (Hataların sana olan saygımı azaltmaz, zaten arkadaşlıkta önemli olan budur.)

* It's often the little things that count the most.
  (Genellikle küçük/önemsiz görünen/kabul edilen şeyler en önemli şeylerdir.)
  (Genellikle sonucu belirleyen şeyler küçük/önemsiz görülen şeylerdir.)

* In Kabuki, not only talent, but also heredity counts.
  (Kabukide sadece yetenek değil aynı zamanda kalıtım da önemlidir.)
  (Kabukide yetenek kadar kalıtım da önemlidir.)

* She's never lied to me, and in my book that counts for a lot.
  (Bana hiç yalan söylemedi ve bunun benim kitabımda/benim için anlamı çok büyük.)
  (Bana asla yalan söylemedi, ki bu benim için çok önemli/çok şey ifade ediyor.)

* Logically, in a ‘normal’ election, governance issues should count significantly.
  (Mantıken, normal/olağan bir seçimde, yönetim sistemi/şekliyle ilgili meselelerin büyük ölçüde/daha fazla önemli/belirleyici/etkili olması gerekir.)

* Critics' views count only when they echo the public's.
  (Eğer eleştirmenlerin görüşü halkın görüşünü yansıtıyorsa değerlidir/bir önemi vardır.)

* When I first came to college I realised that brainpower didn't count for much.
  (Koleje/Üniversiteye ilk başladığımda beyin gücünün/zekanın çok fazla bir öneminin/etkisinin olmadığını anladım/fark ettim/gördüm.)

* I don’t have all the courses they list but I do have a lot of specialized experience in my field, so I am hoping that will count for something when they look at my application.
  (Onların yazdığı tüm kursları/eğitimleri almadım/almış değilim ama alanımda/sahamda bir çok profesyonel tecrübem/deneyimim oldu, iş başvurumu değerlendirdiklerinde bunun bir etkisinin olmasını/olacağını umuyorum.)


21 Haziran 2016 Salı

İngilizce Deyimler ve İfadeler 110

it is high time (+ PAST SUBJUNCTIVE)


= it is about the right time for something
    it is the appropriate time or past the appropriate time
    it is the latest possible time; a time that is almost too late
    it should have happened a long time ago
    used for saying that something should be done soon, because it is already past the time when it should have been done
    used to express that something should be done and that it is already a bit late
    it is about time

= tam zamanı, artık zamanı geldi
    zamanı geldi de geçiyor bile
    geç bile kaldın
    hele şükür, sonunda, nihayet

it is high time english expression ingilizce

* It's high time the government took action.
  (Hükumetin harekete geçmesinin/bir şeyler yapmasının zamanı geldi.)
  (Hükumetin harekete geçmesi/bir şeyler yapması lazım/gerekiyor.)

* It's high time you had a haircut.
  (Saç tıraşı zamanın gelmiş de geçiyor.)
  (Saçların kes beni diyor.)
  (Saçlarını tıraş ettirmelisin/tıraş ettirsen iyi olur.)

* It's high time we were leaving.
  (Gitme/Kalkma vaktimiz geldi.)
  (Artık gitmemiz/kalkmamız lazım/gerekiyor.)

* It's high time someone taught you a lesson.
  (Artık birinin sana dersini vermesinin zamanı geldi/vermesi lazım.)
  (Keşke biri sana dünyanın kaç bucak olduğunu gösterse.)

* It's high time we left - come on or we'll miss the train.
  (Kalkmamızın vakti geldi, hadi, yoksa treni kaçıracağız/trene yetişemeyeceğiz.)
  (Kalkmamız/Çıkmamız lazım, hadi, yoksa treni kaçıracağız/trene yetişemeyeceğiz.)

* It's high time you could ride a bike.
  (Artık bisiklete binmeyi/bisiklet sürmeyi öğrenmenin zamanı geldi.)
  (Artık bisiklete binmeyi/bisiklet sürmeyi öğrenmen lazım.)
  (Bisiklete binmeyi/Bisiklet sürmeyi şimdiye kadar öğrenmen/öğrenmiş olman lazımdı.)

* I've had a lovely time tonight, but it's high time I went.
  (Bu gece harika zaman geçirdim/çok eğlendim ama gitme vaktim geldi/gitmem gerekiyor hatta geciktim bile/şimdiye çıkmış olmam lazımdı.)

* It's high time you got married and settled down.
  (Evlenip bir yuva kurmanın zamanı geldi de geçiyor.)
  (Şimdiye kadar evlenip bir yuva kurmuş olman lazımdı.)

* It's high time you stopped wasting your money.
  (Paranı çarçur etmeyi bırakmanın zamanı geldi.)
  (Paranı çarçur etmeyi bırakmalısın/bırakman lazım.)

* Your room looks really untidy. It's high time you tidied it.
  ((Odan çok dağınık/karışık/pasaklı görünüyor. Odanı temizlemenin/Odana çeki düzen vermenin zamanı gelmiş de geçiyor bile.)
  (Odan çok dağınık/karışık/pasaklı görünüyor. Acilen/Vakit geçirmeden odanı temizlemen/toparlaman lazım.)

* It's high time she learnt how to take care of herself.
  (Artık kendi başının çaresine bakmasını/kendi ayakları üzerinde durmasını öğrenmesinin zamanı geldi.)
  (Artık kendi başının çaresine bakmasını öğrenmesi lazım.)

* It's high time you learned to look after yourself!
  (Artık kendine bakmayı/kendi sorumluluğunu almayı öğrenmen gerekir/öğrenmenin zamanı geldi.)

* It is high time Japan played an important role in the international community.
  (Japonya'nın uluslararası toplumda önemli bir rol üstlenmesinin/oynamasının zamanı geldi/tam zamanı.)
  (Japonya'nın uluslararası toplumda önemli bir rol üstlenmesi/oynaması gerekir/gerekiyor.)

* It's high time I went to the doctor; I've postponed it four times.
  (Artık doktora gitmemin zamanı geldi, dört defadır erteliyorum/sonra giderim diyorum.)
  (Artık doktora gitmem lazım, dört kere tehir ettim.)

* It’s high time we got a pay rise!
  (Artık maaşlarımıza zam yapılmasının zamanı geldi.)
  (Maaşlarımıza zam yapılsın/zam yapılmasını istiyoruz.)

* It’s high time you stopped smoking.
  (Sigara içmeyi bırakmanın artık zamanı geldi de geçiyor.)
  (Artık sigara içmeyi bırakmalısın/bırakman lazım.)

* It's high time (that) you cleaned your room.
  (Odanı temizlemenin/Odana çekidüzen vermenin zamanı geldi artık.)
  (Artık şu odanı bir temizlesen diyorum.)

* It's high time they painted the house.
  (Evi boyamalarının vakti geldi de geçiyor bile.)
  (Evi acilen/vakit geçirmeden boyamaları lazım.)

* It's high time you started thinking about saving for your old age.
  (İhtiyarlığın için birikim yapmayı düşünmeye/planlamaya başlamanın artık zamanı geldi.)

* It's getting dark so it's high time the children came inside.
  (Hava kararıyor/kararmaya başladı bu yüzden çocukların içeriye girme/eve gelme vakti geldi.)

* It was high time someone invited me to lunch.
  (Artık birinin beni yemeğe davet etmesinin zamanı gelmişti.)
  (Hele şükür/Sonunda/Nihayet biri beni yemeğe davet etti.)

* It's high time you got that bad knee of yours looked at by a doctor!
  (Dizindeki rahatsızlığı şimdiye kadar çoktan bir doktora göstermeliydin/baktırmalıydın!)
  (Dizindeki rahatsızlığı bir doktora göstermekte geç bile kaldın.)

* Her parents decided it was high time she started paying some rent.
  (Anne-babası artık onun da kiraya ortak olmasının zamanının gelmiş olduğuna/geldiğine karar verdiler.)

* It's high time that nurses were given better pay and conditions.
  (Hemşirelerin ücretlerinin ve çalışma koşullarının iyileştirilmesinin zamanı geldi.)
  (Hemşireler artık daha iyi ücretlerle ve koşullarda çalışmalıdırlar.)

* It's high time he got out of bed.
  (Artık kalkmasının/uyanmasının zamanı geldi.)
  (Artık kalksın bir zahmet beyefendi!)

* It's high time you mended this shelf.
  (Bu rafı artık tamir etmenin/onarmanın zamanı geldi.)
  (Artık şu rafı bir tamir et/onar ya!)

* It's high time you children were in bed!
  (Çocuklar yatma zamanınız geldi de geçiyor bile!)
  (Çocuklar siz hala yatmadınız mı/ayakta mısınız?)

* It's high time you got that car repaired.
  (Şu arabayı artık tamir ettirmenin zamanı geldi.)
  (Şu arabayı artık tamir ettir yahu!)

* It's high time we bought a new car.
  (Artık yeni bir araba almamızın zamanı geldi.)

* It's high time we left this place.
  (Buradan gitmemizin/Burayı terk etmemizin zamanı geldi.)
  (Buradan hemen gitmemiz lazım/gitmeliyiz.)

* It's high time you had a shave.
  (Sakal tıraşını geciktirmişsin.)
  (Sakalların kes beni diyor.)
  (Şu sakallarını kes yahu!)

* It is high time we gave him a warning.
  (Onu uyarmamızın artık vakti geldi.)
  (Artık onun bir kulağını çekmemiz lazım.)

* It's high time you began learning how to drive.
  (Artık araba kullanmayı/nasıl araba kullanılacağını öğrenmeye başlaman lazım.)

* You're becoming a nuisance. It's high time you left.
  (Artık can sıkmaya başladın. Gitsen iyi olur/Haydi sana güle güle.)

* It's high time we put an end to this plague.
  (Bu salgına bir son vermenin zamanı geldi.)
  (Bu salgına bir son vermeliyiz/vermemiz lazım.)

* It is high time they learned the seriousness of life!
  (Hayatın ciddiyetini/oyun olmadığını öğrenmelerinin zamanı geldi/öğrenmeleri lazım!)

* It's high time we left if we really want to be there on time.
  (Eğer oraya vaktinde varmak/orada vaktinde olmak istiyorsak şimdi çıkmamızın tam zamanı/hemen çıkmamız lazım.)

* We've been horsing around too much; it's high time we got down to brass tacks.
  (Çok fazla aylaklık ettik/boşa vakit geçirdik/harcadık, artık asıl konuya eğilmemizin zamanı geldi/eğilmeliyiz/sadede gelmeliyiz.)

* It’s high time you asked your boss for a promotion, you work so hard and deserve to be paid more!
  (Patronundan zam istemenin vakti geldi/zam istemelisin, çok sıkı/gayretli çalışıyorsun ve daha fazla ücreti hakediyorsun.)

* It's beginning to get dark. It's high time we got started on putting up the tent.
  (Hava kararmaya başladı. Çadırı kurmaya başlamanın zamanı geldi.)
  (Hava kararmaya başladı. Çok geç olmadan çadırı kurmaya başlamalıyız.)

* He's very selfish. It's high time he realised that he isn't the most important person in the world.
  (Çok bencil/egoist biri o. Dünyanın en önemli insanı olmadığını artık anlaması/fark etmesi/öğrenmesi lazım.)
  (Bencilin/Egoistin teki o. Bulunmaz hint kumaşı olmadığını artık anlaması/fark etmesi/öğrenmesi lazım.)

* Jack is a great talker. But it's high time he did something instead of just talking.
  (Jack çok iyi konuşuyor/bir konuşmacı/hatip. Ama artık sadece konuşmak yerine birşeyler yapmasının zamanı geldi.)

* It is high time that the ideal of success should be replaced by the ideal of service.
  (Artık başarı/başarılı olma idealinin yerini insanlığa hizmet etme almalıdır.)

* Children! It is 12 o’clock right now. It is high time you went to bed.
  (Çocuklar! Saat şuan 12. Şimdiye yatmış olmanız lazımdı.)
  (Çocuklar! Saat şuan 12. Siz daha hala yatmadınız mı/ayakta mısınız?)

* It's high time you started looking after your body. You're not a teenager any more, you know!
  (Vücuduna/Sağlığına bakmanın/dikkat etmenin zamanı geldi. Artık ergen değilsin, farkındasın/biliyorsun değil mi?)

* Tim's mum said it was high time he paid her money for rent because he's had a job for months.
  (Annesi Tim'in aylardır/uzun süredir çalıştığı/para kazandığı için artık kiraya ortak olmasının zamanının geldiğini/olması gerektiğini söyledi.)

* It's high time Mick got a real job. He's been wasting his time singing in that Rolling Stones band for too long.
  (Mick'in adam gibi bir iş bulmasının/işte çalışmasının zamanı geldi. Çok uzun zamandır şu Rolling Stones grubunda vaktini şarkı söyleyerek/müzik yaparak boşa harcıyor.)